|
|
ANKARA ÜNİVERSİTELİ ENTELEKTÜEL ADAYLARI OKUSUN LÜTFEN | |
|
|
||
Sergey Azizev (astozlu)
Kayıt: 2006-02-01 (16:13)
Mesaj: 40
Mesaj: 40
sevgili arkadaşlarım aşağıdaki yazıyı size göndermekteki amacım "milli değerlere saygı duyan" ve entelektüel birikim ile bu yolda ilerlemek isteyen içinizdekilere TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ isimli bir dergiyi okumanızı önermemdir..ben de A.Üöğrencisiyim,konuşacaksak donanımlı konuşalım, faydalı olalım ve eğer yukarıda gösterdiğim çizgide iseniz dergiyi okuyalım genel bir kaynak niyetine.bu yazı derginin giriş kısmıdır..bu işi daha da yaygınlaştırmak için istekli ve dolu her insanla irtibat halindeyim.isteyenler bu pano vasıtasıyla lütfen temasa geçsin benimle (dergiden manevi çıkar hariç hiç bir çıkarım yoktur bunu da bilmenizi isteirm..tamamen hizmet amaçlıdır çabalarım)....saygılar
Gördüğünüz gibi ‘mektup'lar sıklaştı bu günlerde. 2005 yılı bitmeden 83. sayının çıkması gerekiyordu, zîra resmî ve gayrı resmî abonelerimize taahhüt ettiğimiz sayıları ulaştırmak zorundayız.
Bu sayının münderecatına gelince, daha kapaktan itibaren farkedileceği üzere, yine ‘kimlik' tartışmasına ağırlık veriyoruz. Bu ‘tartışmalı' mesele, zaten siyasî ve fikrî gündemdeki yoğunluğunu devam ettirirken bir de ‘best-seller' yazarlarının ‘piyasa' merakına konu olunca birden bire politik ve entelektüel bir sansasyon malzemesine de dönüşüverdi.
* * *
Orhan Pamuk'un, aylar önce yabancı bir dergiye verdiği mülâkatta anlamadığı kavramlarla bilmediği sayıları biraraya getirerek Türkiye aleyhtarı kampanyaya katkıda bulunması, yeminli ‘Taşnak çetesi' hariç, hoşnutsuzluktan infiale kadar değişen ölçülerde tepkiye sebep oldu.
Orhan Pamuk'un lehinde tavır alanların bir kısmı ‘mealen' şöyle bir gerekçeye tutundular: ‘Söyledikleri, muhteva, üslûp, zamanlama vs. olarak yanlıştır, katılmıyoruz; ancak, bizler katılmasak dahi herkes gibi onun da bunları söyleme hürriyeti vardır veya olmalıdır.'
‘Taşnak çetesi' ile ‘çete'nin ‘devşirme'leri kimseyi şaşırtmadılar; hattâ içlerinden Pamuk'un dediklerini az bulup üstüne biraz daha koyarak destekleyenler de çıktı.
‘Destek kıtaları' bu tartışmalarda ‘fikir ve ifade hürriyeti'ni müşterek ‘girizgâh' haline getirdiler.
Önce serin kanlı olmayı deneyelim. (Kimsenin benden böyle bir şey beklemediğini bilmeme rağmen ‘deneyelim...')
‘Tarih' denilebilecek kadar az veya çok uzak bir geçmiş zaman kesitinde cereyan etmiş veya halihazırda cereyan etmekte olan askerî ve yahut siyasî hâdiselerin, tek bir zâviyeden ve sâbit ölçüler içinde değerlendirilmesini beklemek insanın zihnî varlığını da vicdanî haklarını da reel dünyayı da red ve inkâr etmekle birdir. Hele hele, ‘tarih' ise bahis mevzuu olan, hâdiseye bakanın ham zekâsından tutun da bilgi seviyesine, bilgilerinden ‘düşünce' üretmek için kullanabildiği tecrit ve tahlil yeteneğine, düşüncelerini ifade edebilme kabiliyetine; baktığı veya durduğu yerden durmak istediği yere, mevcut rol ve statüsünden erişmek istediği statü ve oynamak istediği rol'e kadar daha bir yığın sâik işin içine, ister istemez dahil olacaktır.
Bu arada, hâdiseye bakan insanın gündelik kaygıları, hayat planları dinî, felsefî, estetik ve politik talâkkileri kadar bunlardaki değişmeler de birer âmil olacaktır. Ya ferdin, içerisinde, kenarında veya karşısında bulunduğu, ölçek ve mahiyet itibariyle biri diğerinden farklı muhtelif sosyal gruplarla ve toplumla olan münasebetleri... bunlar da tarih ve hali hazırdaki ‘tartışmalı' vak'alar hakkındaki değerlendirmelere tesir edecektir.
Hulâsa, tek tek fertler arasındaki ihtilâflar bile onca tahkikat, şehadet, delil ve karîneye rağmen -üstelik bazan tarafların hayatta olup yüzleşmeleri bile mümkün olduğu halde- kolay kolay çözülemezken ve çoğu vakit biri birine zıt mütalâa ve değerlendirmelere konu edilirken kolektif karakter taşıyan tarihî veya aktüel hâdiselerin yorumunda ihtilâf yaşanmaması mümkün mü?
Ezcümle, geçmiş veya bu günün her birimiz için farklı bir mânâsı olabileceği gibi farklı bir açıklaması da pekâlâ mümkündür. Bu, en geniş anlamda idrak ve iz‘an meselesi olduğu kadar toplumsal, politik ve kültürel süreçlerin iç içe geçtiği, biribirine karıştığı, bizatihî muğlak bir meseledir de...
Böyle olmak itibariyle ve bilhassa bu kabil meselelerde fikir, kanaat ve ifade hürriyetinin hudutlarını daraltıcı siyasî, adlî ve idarî kısıtlamalardan uzak durmak insan dimağı ve vicdanına saygının icabıdır.
Tabiî, insan dimağı ve vicdanına saygı duymak sadece temel hak ve hürriyetlerin dokunulmazlığını gerektirmiyor; hak ve hürriyetleri kullanırken ahlâkî ve etik kuralları çiğnememeyi de gerektiriyor.
Orhan Pamuk vak'asında ahlâkî ve etik kurallar, ‘sansasyon'un fâili tarafından çiğnenmekle kalmamış, bu kişinin yargılanması, milletlerarası üne sahip oluşundan başka hiç bir referansa dayandırılmaksızın bir ülkenin yargılanmasına dönüştürülmüştür.
Gelelim, herkes kadar kendisinin de hakettiği fikir ve ifade hürriyetini, Orhan Pamuk'un nasıl kullandığına...
“Türkiye'de 1 Milyon Ermeni, 30 bin de Kürt öldürüldü; bunu kimse söyleyemiyor, işte ben söylüyorum.”
Bu sözleri, ‘tarihte cereyan etmiş veya halihazırda cereyan etmekte olan bazı askerî ve politik hâdiselerin farklı biçimde yorumlanması' ile ilgili bir fikir ve kanaat hürriyeti olarak mı değerlendireceğiz?
Eğer, her aklına eseni veya işine gelen her şeyi söylemek ifade hürriyeti olsaydı iftira ve yahut yalancı şâhitlik kavramlarının çağdaş hukukta yeri olmazdı; ama, var ve sadece kavram olarak değil ciddî bir suç kategorisi olarak var. Cezaî müeyyidesi de bir hayli ağır bir suç...
Pekiyi, “Türkiye'de 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürtün öldürüldüğü” iddiasını, yukarıdaki kavramların hangisiyle açıklayacağız?
‘İddia'lı beyanın birinci kısmı, Ermeni ölümleriyle alâkalı... Orhan Pamuk, sayının 1 milyon olduğunu söylüyor. Kendisi profesyonel veya amatör Ermeni araştırmacıları arasında herhangi bir sıfat taşımadığına göre, belli ki, bu konuda Esat Uras'ın, Bilâl Şimşir'in, Kâmuran Gürün'ün, Türkkaya Ataöv'ün yazdıklarına değil, Taşnak çetesi ve Taner Akçam'ın yazıp söylediklerine inanmayı tercih etmiş. Bu ‘tercih'in ilmî ve sair objektif kriterler açısından ne kadar isabetli olabileceği ayrı bir tartışma, ama yine de tercih tercihdir, Orhan Pamuk'un ‘tercih'i de budur. Vicdanını ve irfanını satmamış, dilini ve kalemini icara vermemiş herhangi bir ‘okur-yazar' Türk'ün böyle ‘tercih'lere saygı duyması elbette beklenemez, fakat buna rağmen bizler, herkes gibi Orhan Pamuk'un da ‘tercih'ini açıklama hak ve hürriyetine kesinlikle saygı duyarız.
Bu tamam, ‘tercih'i saygı uyandırmıyorsa da, ‘tercih'ini ifade hürriyetine asla dokunmamalıyız. Tabiî, bu demek değil ki, o ‘tercih'lere çöreklenmiş kuyruklu yalanları teşhir etmekten vazgeçeriz, Türk tarihine ve Türklüğe karşı dinmez bir garez ve husumetten beslenen böylesi düzmece iddia ve aşağılık iftiralara pabuç bırakırız. ‘Vazgeç'meyiz de ‘bırak'mayız da ama, aslâ ağızlarını kapatmayacağız. Konuşsunlar, hırslarını alana kadar konuşsunlar... Konuşsunlar ki, biz de konuşalım. Nasıl olsa sırayla... Zaten, Taşnak çetesi ve devşirdikleri akılsızların soykırım iddialarıyla yatıp kalkmaları bize zarar veremez, ama bizim bu asılsız iddialar vesilesiyle anlatacaklarımız tarih ve millet şuurunun pekişmesine yarar. Öbür türlü, yani yeri ve sırası yokken, yaşadığı felâket ve maruz kaldığı zulümleri bile anlatmaktan imtina eden bir millî seciye var Türk milletinde. Sormazsan söylemez, üstüne varmazsan anlatmaz, hatırlatmazsan unutur.
Bu bir izzet-i nefs hassasiyetidir, ‘kendine yedirememe'dir. ‘Millet-i hâkime'nin emperyal gururu... Onun için böyle milletlerin ‘ağlama edebiyatı' ya hiç olmaz ya da olursa bile pek revaç bulmaz. Bunun ‘rasyonal' bir şey olduğu pek söylenemez belki; çünkü, gittikçe kendini savunma refleksleri zayıflayabilir böyle milletlerin. Biz de de olan biraz budur. Binaenaleyh, Taşnak çetesi ‘sayesinde' savunma refleksimiz güçleniyor ve millî hassasiyetlerimiz tazeleniyor. Fazla unutkan olduk ve bu kadarı da hakikaten ‘fazla'.
Hâsıl-ı kelâm, bu Orhan Pamuk ‘arkadaş'ın Ermeni tehciri konusunda dile getirdiği gerçek dışı iddialar, aklı başında kimseyi -sakın ha!- öfkeye sevketmesin, iyi bile oluyor.
Gelgelelim, şu “30 bin de Kürt öldürüldü” ifadesi neyin nesi Allah aşkına! Bu ifade, ‘soykırım yalanı'na da benzemiyor. Bu çok başka bir şey.
Bunu açmamız lâzım.
Orhan Pamuk, PKK terörü vesilesiyle kullanılagelen, ‘30 bin kişinin katili' veya ‘30 bin insanın hayatına mal olan terörizm' cümleciklerinde zikredilen rakamı alıp, kendisinden daha tutarsızlarını her zaman bekleyebileceğimiz, kendisine mahsus bir cümlenin içerisine yerleştiriyor.
Bir kere, tırnak işareti içine aldığım ve ‘cümlecik' diye zikrettiğim ibareler -ki bunu PKK ile mücadele eden, PKK'yı can düşmanı gibi gören resmî ve gayrı resmî zevat bile, ne dediğini kendi de bilmeden kullanabiliyor, maalesef- zaten ‘sakat' sözlerdir.
?undan ötürü ‘sakat'tır, bu ‘30 bin insanımız' diye başlayan ‘basma kalıp' ifadeler:
PKK terörü sebebiyle ölen insan sayısı, resmî makamların verdiği bilgiye göre, kaba taslak 35.000 civarındadır. Bunun 5-6 bini güvenlik personelidir, asker, polis, korucu... Operasyonlarda 18-19 bin civarında PKK militanı öldürülmüştür. Bin civarında fail-i meçhûl ölüm vak'ası vardır. Geriye kalan 10.000 civarındaki ölü mevcudu ise PKK‘nın katlettiği (ve ‘silâhlı propaganda' mantığı içinde açıkça savunup üstlendiği), içlerinde yüzlerce öğretmenin de bulunduğu, memur, sivil vatandaşlardan oluşuyor.
Bu elbetteki ‘ağır' bir bilançodur, ama bilanço da budur. Rakamlarda belki ufak tefek yanılmalar olabilir, fakat esasa tesir edecek yahut da Orhan Pamuk'u haklı çıkarabilecek dramatik bir hatâ olmadığını rahatlıkla iddia edebilirim.
Şimdi bu bilânçoya dönüp bir suâl soralım: 5-6 bin güvenlik mensubunun, onbin küsur sivil vatandaşın -ki içlerinde Kürt menşeli olan da var olmayan da; Güneydoğu'da ölen de var, İstanbul'da ölen de- ve yüzlerce merkezî yahut mahallî idare bünyesindeki kamu görevlisinin katilleri, şu ‘30 bin insanımız' ibaresi içinde nasıl bir anlam taşıyor?
Bu soru PKK'ya ‘pekaka' diyenlere...
Şu soru da Orhan Pamuk ve onun her tuhaflığını gözleri yaşararak alkışlayan hüviyetini kaybetmişlerle PKK'ya ‘pekeke' diyenler için:
On bin küsur sivil ve silâhsız insanın, meselâ 1984'de Eruh ve Şemdinli'deki bebek cinayetleriyle başlayan onca katliâmın, yataklık etmeyi reddettiği için PKK tarafından ‘cezalandırılan' köy ve mezralardaki toplu kırımların, öğretmen lojmanlarından çıkan cesetlerin, Bingöl'deki 33 silâhsız askerin, Başbağlar'daki fâciânın sorumlusu da devlet midir, samimî kanaatiniz hakikaten bu mudur?
Sorunun devamı var:
Güvenlik Güçleriyle bilerek ve isteyerek girdiği çatışmalarda hayatını kaybetmiş olan 18-19 bin civarındaki PKK militanı Kürt olduğu için mi öldürülmüştür, ‘silâhlı propaganda'yı bir siyasî mücadele metodu olarak benimseyip köyleri, okulları, köy hizmetleri şantiyelerini ve karakolları basıp, yolları kesip önüne geleni katlettikten sonra dağlara veya hücre evlerine kaçtığı için mi?
Orhan Pamuk bu soruların cevabını bilmez mi gerçekten, yoksa bilemeyecek durumda mıdır? Öyle değilse sorularda mı bir yanlışlık var?
Başa dönelim... Ne demişti Orhan Pamuk: “... 30 bin de Kürt öldürüldü, ama kimse söyleyemiyor, işte ben söylüyorum.”
Bunu gerçekten kimse söyleyemez, PKK'nın profesyonel kadroları bile... bebeklere kalaşnikof doğrultanlar bile... öğretmen lojmanlarını kana bulayanlar bile...
Orhan Pamuk ‘un yaptığı gerçekten de ‘cesaret' ister.
Bazı fenâlıklar böyledir, ‘cesaret ‘ edemeyen yapamaz. Meselâ, mahkemede yalancı şâhitlik de cesaret ister; çünkü, işin aslı ortaya çıkınca cezası var; fakat Orhan Pamuk'un yaptığı daha büyük ‘cesaret' isteyen bir iş...
Yalancı şâhitlik, nihayet sadece yalancı şâhitliktir... ‹şin içinde menfaat temini vardır, daha büyük bir cezadan kurtulma gayesi vardır, zarara uğrama korkusu vardır vs...
Bir de nadirattan da olsa bazan gazetelerin 3. sayfalarında rastlayabildiğimiz türden şöyle bir misal üzerinde düşünelim: Bir adam kalkıp öz annesine, kızına veya eşine, yani haysiyetini kendisininkinden bile daha çok sakınması gereken, şerefini başının üzerinde gezdirmesi icabeden yakınlarından birine iftira atıyor; “bu aslında fahişedir” diyor. Üstelik o ‘anne', o ‘kız' veya o ‘eş' iffet ve edep timsali bir insan olduğu halde!..
Eh, takdir edersiniz ki (!) buradaki ‘cesaret'(!) hakikaten çok büyük (!)... Öyle para pul için, 6 ay 1 sene hapis yatmamak için yapılan yalancı şâhitlikle filân kıyas kabul etmez. Böyle bir alçaklığı yapabilmek, yapmayı göze alabilmek yalnız çok büyük bir ‘cesaret' (!) değil, aynı zamanda çok ‘özel', çok zor bulunur bir tıynet, mizaç ve meşrep de gerektirir. Hiç ‘kolay' değil, düşünsenize...
Şimdi geriye yaslanıp birlikte düşünelim: Bu Orhan Pamuk'taki ‘cesaret', büyüklüğü (!) ve ‘tür'ü itibariyle yukarıdaki kategorilerin hangisine daha yakın duruyor?
* * *
Son bir soru da kendimize soralım: Orhan Pamuk ve benzerlerinin istedikleri konuda istedikleri kadar ‘cesaret'le konuşma ve yazma hürriyetleri olmalı mıdır?
Benim cevabım ve samimî kanaatim, ‘evet', sonuna kadar olmalıdır.
... Ve siz, ey hâkimler ve savcılar, lûtfen bu işlere karışmayın, dâvâ açmayın, açılan dâvâları kabul etmeyin, kabul ettinizse ceza filân vermeyin. Ortada, ‘elfaz-ı galîze' ihtiva eden, kişilere yönelik açık hakâret ve yahut iftira yoksa bırakın konuşsun bu ‘mizaç' sahipleri. ‘Cesaret'lerini kırmayın.
Konuşsunlar ki, biz de gösterdikleri ‘cesaret'i teneşire kadar teşhir etme hakkımızı kullanabilelim.
Bunları hapsedeceksiniz de ne olacak!.. Hapistekilere yazık, aynı seviyeye düşecekler.
... Ve bir de sizler, mahkemenin önünde toplananlar, ‘sağcı'sı ‘solcu'suyla ‘bizimkiler', bizim mahallenin çocukları!..
Size ne oluyor Allah aşkına!.. Arabasına taarruz ettiğiniz, gırtlaklarınızı çatlattığınız kim? Buna değer miydi, sağladığınız şov fırsatıyla ne büyük bir ‘armağan' verdiğinizin farkında mısınız?
Bu kadar hiddeti bile haketmeyen bu kişiye bu kadar merasim fazla olmadı mı?
Hem üstelik, biraz daha müsamahayı, şiddete başvurmayan herkese gösterememek!.. Neden?
Genç, şöhretli, zengin ve sevenleri, hayranları olan bir yazar meşrebini sergilemiş, bırakın sergilesin...”Nobel” alacakmış, inşallah bir an evvel alır da teskin olur. “Bakın işte, çekemiyorlar, kıskanıyorlar, hased ediyorlar,” niye dedirtiyoruz.
Unutmayın, biz İstanbul'a sadece pâyitahtımızı taşımadık, yanımızda köpekleri de taşıdık. Köpekler (mecazen filân değil, bildiğimiz köpekler) bile İstanbul'a bizimle geldi. Jason Goodwin öyle yazıyor. Demek ki, ‹stanbul'un bizden evvelki sâkinleri kediye köpeğe ekmek doğramayan, Allah'ın yarattığı mahlûkatın bir kısmına hor bakan hasis ruhlu kimselermiş. Köpekler bizi beklermiş belli ki, bu mübarek, bu kutlu ‘şehr-i Stanbul'da gezip tozup sefa sürebilmek için...
Dinleyin şimdi!
Köpeklerden bile kıskanmadığımız bu şehrin sokaklarını ve başka her türlü nimetini, Orhan Pamuk'la Hrant Dink'ten mi kıskanacağız?
Bunu kendimize aslâ yakıştırmamalıyız!
* * *
Bu sayının ‘mektub'u biraz Orhan Pamuk'a yeni yıl ‘armağan'ı gibi oldu, ama kimse kusura bakmasın, telâş da etmesin içi öyle değil. Okuyacağınız yazıların çoğuna ‘bayılacaksınız'. Aceleye geldiği için ‘sümmettedarik' olacak diye kaygılanmadık değil, fakat hiç de öyle olmadı. Yıl biterken, üçbeş gün içinde tam anlamıyla hasat bereketi gibi bir yazı akışı oldu. Tutmasak 200 sayfayı bulacaktı, yer veremediklerimizi gelecek sayıya sakladık (‹hsan ?erif Kaymaz'ın ‘hârika' yazısı da ancak ‘çıkarayak' geldiği için öbür sayıya kaldı; ama merak edeceğiniz kadar esaslı bir inceleme...).
* * *
Bu sayının ilk yazısında ve tabiî Ahmet Turan Alkan'dan naklen, 10 sene evvel hazırladığımız Güneydoğu Raporu da ilk defa kamuoyunun ışığına çıkıyor. Çok zaman ve heves kaybettik, hâlâ bir şey ifade eder mi, emin olmak zor; ama o gün aramızda yoğun biçimde tartıştığımız ve mutabık kaldığımız hâl çâresinin -bu gün kısmen tâdilâta muhtaç olsa da- mantık ve ruhu ile el'an geçerliliğini koruduğuna inanıyorum.
Etnik temele referansla kaynatılan fitnenin ateşi, bu saatten sonra nasıl söner bilinmez; fakat bu meselenin AB standartları veya AB‘nin talepleri ve yahut da ‘zamanın ruhu' gibi dayatılan kriterler gözetilmek suretiyle çözülemeyeceği âşikârdır. ‘Ancak öyle çözülebilir' diyenler bunun, tavrını ‘Türklük'ten yana koyanlara ‘yeni bir Sevr' projesi olarak yansıyacağını, bunu hiç bir argümantasyon veya tartışmanın şimdilik değiştiremeyeceğini ve böyle bir telâkkinin rağmına hiç bir çözüm taslağı veya barışçı projenin de pratik değer taşımayacağını artık ve bir an evvel anlarlarsa herkes için, hepimiz için iyi olur.
* * *
Gördüğünüz gibi ‘mektup'lar sıklaştı bu günlerde. 2005 yılı bitmeden 83. sayının çıkması gerekiyordu, zîra resmî ve gayrı resmî abonelerimize taahhüt ettiğimiz sayıları ulaştırmak zorundayız.
Bu sayının münderecatına gelince, daha kapaktan itibaren farkedileceği üzere, yine ‘kimlik' tartışmasına ağırlık veriyoruz. Bu ‘tartışmalı' mesele, zaten siyasî ve fikrî gündemdeki yoğunluğunu devam ettirirken bir de ‘best-seller' yazarlarının ‘piyasa' merakına konu olunca birden bire politik ve entelektüel bir sansasyon malzemesine de dönüşüverdi.
* * *
Orhan Pamuk'un, aylar önce yabancı bir dergiye verdiği mülâkatta anlamadığı kavramlarla bilmediği sayıları biraraya getirerek Türkiye aleyhtarı kampanyaya katkıda bulunması, yeminli ‘Taşnak çetesi' hariç, hoşnutsuzluktan infiale kadar değişen ölçülerde tepkiye sebep oldu.
Orhan Pamuk'un lehinde tavır alanların bir kısmı ‘mealen' şöyle bir gerekçeye tutundular: ‘Söyledikleri, muhteva, üslûp, zamanlama vs. olarak yanlıştır, katılmıyoruz; ancak, bizler katılmasak dahi herkes gibi onun da bunları söyleme hürriyeti vardır veya olmalıdır.'
‘Taşnak çetesi' ile ‘çete'nin ‘devşirme'leri kimseyi şaşırtmadılar; hattâ içlerinden Pamuk'un dediklerini az bulup üstüne biraz daha koyarak destekleyenler de çıktı.
‘Destek kıtaları' bu tartışmalarda ‘fikir ve ifade hürriyeti'ni müşterek ‘girizgâh' haline getirdiler.
Önce serin kanlı olmayı deneyelim. (Kimsenin benden böyle bir şey beklemediğini bilmeme rağmen ‘deneyelim...')
‘Tarih' denilebilecek kadar az veya çok uzak bir geçmiş zaman kesitinde cereyan etmiş veya halihazırda cereyan etmekte olan askerî ve yahut siyasî hâdiselerin, tek bir zâviyeden ve sâbit ölçüler içinde değerlendirilmesini beklemek insanın zihnî varlığını da vicdanî haklarını da reel dünyayı da red ve inkâr etmekle birdir. Hele hele, ‘tarih' ise bahis mevzuu olan, hâdiseye bakanın ham zekâsından tutun da bilgi seviyesine, bilgilerinden ‘düşünce' üretmek için kullanabildiği tecrit ve tahlil yeteneğine, düşüncelerini ifade edebilme kabiliyetine; baktığı veya durduğu yerden durmak istediği yere, mevcut rol ve statüsünden erişmek istediği statü ve oynamak istediği rol'e kadar daha bir yığın sâik işin içine, ister istemez dahil olacaktır.
Bu arada, hâdiseye bakan insanın gündelik kaygıları, hayat planları dinî, felsefî, estetik ve politik talâkkileri kadar bunlardaki değişmeler de birer âmil olacaktır. Ya ferdin, içerisinde, kenarında veya karşısında bulunduğu, ölçek ve mahiyet itibariyle biri diğerinden farklı muhtelif sosyal gruplarla ve toplumla olan münasebetleri... bunlar da tarih ve hali hazırdaki ‘tartışmalı' vak'alar hakkındaki değerlendirmelere tesir edecektir.
Hulâsa, tek tek fertler arasındaki ihtilâflar bile onca tahkikat, şehadet, delil ve karîneye rağmen -üstelik bazan tarafların hayatta olup yüzleşmeleri bile mümkün olduğu halde- kolay kolay çözülemezken ve çoğu vakit biri birine zıt mütalâa ve değerlendirmelere konu edilirken kolektif karakter taşıyan tarihî veya aktüel hâdiselerin yorumunda ihtilâf yaşanmaması mümkün mü?
Ezcümle, geçmiş veya bu günün her birimiz için farklı bir mânâsı olabileceği gibi farklı bir açıklaması da pekâlâ mümkündür. Bu, en geniş anlamda idrak ve iz‘an meselesi olduğu kadar toplumsal, politik ve kültürel süreçlerin iç içe geçtiği, biribirine karıştığı, bizatihî muğlak bir meseledir de...
Böyle olmak itibariyle ve bilhassa bu kabil meselelerde fikir, kanaat ve ifade hürriyetinin hudutlarını daraltıcı siyasî, adlî ve idarî kısıtlamalardan uzak durmak insan dimağı ve vicdanına saygının icabıdır.
Tabiî, insan dimağı ve vicdanına saygı duymak sadece temel hak ve hürriyetlerin dokunulmazlığını gerektirmiyor; hak ve hürriyetleri kullanırken ahlâkî ve etik kuralları çiğnememeyi de gerektiriyor.
Orhan Pamuk vak'asında ahlâkî ve etik kurallar, ‘sansasyon'un fâili tarafından çiğnenmekle kalmamış, bu kişinin yargılanması, milletlerarası üne sahip oluşundan başka hiç bir referansa dayandırılmaksızın bir ülkenin yargılanmasına dönüştürülmüştür.
Gelelim, herkes kadar kendisinin de hakettiği fikir ve ifade hürriyetini, Orhan Pamuk'un nasıl kullandığına...
“Türkiye'de 1 Milyon Ermeni, 30 bin de Kürt öldürüldü; bunu kimse söyleyemiyor, işte ben söylüyorum.”
Bu sözleri, ‘tarihte cereyan etmiş veya halihazırda cereyan etmekte olan bazı askerî ve politik hâdiselerin farklı biçimde yorumlanması' ile ilgili bir fikir ve kanaat hürriyeti olarak mı değerlendireceğiz?
Eğer, her aklına eseni veya işine gelen her şeyi söylemek ifade hürriyeti olsaydı iftira ve yahut yalancı şâhitlik kavramlarının çağdaş hukukta yeri olmazdı; ama, var ve sadece kavram olarak değil ciddî bir suç kategorisi olarak var. Cezaî müeyyidesi de bir hayli ağır bir suç...
Pekiyi, “Türkiye'de 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürtün öldürüldüğü” iddiasını, yukarıdaki kavramların hangisiyle açıklayacağız?
‘İddia'lı beyanın birinci kısmı, Ermeni ölümleriyle alâkalı... Orhan Pamuk, sayının 1 milyon olduğunu söylüyor. Kendisi profesyonel veya amatör Ermeni araştırmacıları arasında herhangi bir sıfat taşımadığına göre, belli ki, bu konuda Esat Uras'ın, Bilâl Şimşir'in, Kâmuran Gürün'ün, Türkkaya Ataöv'ün yazdıklarına değil, Taşnak çetesi ve Taner Akçam'ın yazıp söylediklerine inanmayı tercih etmiş. Bu ‘tercih'in ilmî ve sair objektif kriterler açısından ne kadar isabetli olabileceği ayrı bir tartışma, ama yine de tercih tercihdir, Orhan Pamuk'un ‘tercih'i de budur. Vicdanını ve irfanını satmamış, dilini ve kalemini icara vermemiş herhangi bir ‘okur-yazar' Türk'ün böyle ‘tercih'lere saygı duyması elbette beklenemez, fakat buna rağmen bizler, herkes gibi Orhan Pamuk'un da ‘tercih'ini açıklama hak ve hürriyetine kesinlikle saygı duyarız.
Bu tamam, ‘tercih'i saygı uyandırmıyorsa da, ‘tercih'ini ifade hürriyetine asla dokunmamalıyız. Tabiî, bu demek değil ki, o ‘tercih'lere çöreklenmiş kuyruklu yalanları teşhir etmekten vazgeçeriz, Türk tarihine ve Türklüğe karşı dinmez bir garez ve husumetten beslenen böylesi düzmece iddia ve aşağılık iftiralara pabuç bırakırız. ‘Vazgeç'meyiz de ‘bırak'mayız da ama, aslâ ağızlarını kapatmayacağız. Konuşsunlar, hırslarını alana kadar konuşsunlar... Konuşsunlar ki, biz de konuşalım. Nasıl olsa sırayla... Zaten, Taşnak çetesi ve devşirdikleri akılsızların soykırım iddialarıyla yatıp kalkmaları bize zarar veremez, ama bizim bu asılsız iddialar vesilesiyle anlatacaklarımız tarih ve millet şuurunun pekişmesine yarar. Öbür türlü, yani yeri ve sırası yokken, yaşadığı felâket ve maruz kaldığı zulümleri bile anlatmaktan imtina eden bir millî seciye var Türk milletinde. Sormazsan söylemez, üstüne varmazsan anlatmaz, hatırlatmazsan unutur.
Bu bir izzet-i nefs hassasiyetidir, ‘kendine yedirememe'dir. ‘Millet-i hâkime'nin emperyal gururu... Onun için böyle milletlerin ‘ağlama edebiyatı' ya hiç olmaz ya da olursa bile pek revaç bulmaz. Bunun ‘rasyonal' bir şey olduğu pek söylenemez belki; çünkü, gittikçe kendini savunma refleksleri zayıflayabilir böyle milletlerin. Biz de de olan biraz budur. Binaenaleyh, Taşnak çetesi ‘sayesinde' savunma refleksimiz güçleniyor ve millî hassasiyetlerimiz tazeleniyor. Fazla unutkan olduk ve bu kadarı da hakikaten ‘fazla'.
Hâsıl-ı kelâm, bu Orhan Pamuk ‘arkadaş'ın Ermeni tehciri konusunda dile getirdiği gerçek dışı iddialar, aklı başında kimseyi -sakın ha!- öfkeye sevketmesin, iyi bile oluyor.
Gelgelelim, şu “30 bin de Kürt öldürüldü” ifadesi neyin nesi Allah aşkına! Bu ifade, ‘soykırım yalanı'na da benzemiyor. Bu çok başka bir şey.
Bunu açmamız lâzım.
Orhan Pamuk, PKK terörü vesilesiyle kullanılagelen, ‘30 bin kişinin katili' veya ‘30 bin insanın hayatına mal olan terörizm' cümleciklerinde zikredilen rakamı alıp, kendisinden daha tutarsızlarını her zaman bekleyebileceğimiz, kendisine mahsus bir cümlenin içerisine yerleştiriyor.
Bir kere, tırnak işareti içine aldığım ve ‘cümlecik' diye zikrettiğim ibareler -ki bunu PKK ile mücadele eden, PKK'yı can düşmanı gibi gören resmî ve gayrı resmî zevat bile, ne dediğini kendi de bilmeden kullanabiliyor, maalesef- zaten ‘sakat' sözlerdir.
?undan ötürü ‘sakat'tır, bu ‘30 bin insanımız' diye başlayan ‘basma kalıp' ifadeler:
PKK terörü sebebiyle ölen insan sayısı, resmî makamların verdiği bilgiye göre, kaba taslak 35.000 civarındadır. Bunun 5-6 bini güvenlik personelidir, asker, polis, korucu... Operasyonlarda 18-19 bin civarında PKK militanı öldürülmüştür. Bin civarında fail-i meçhûl ölüm vak'ası vardır. Geriye kalan 10.000 civarındaki ölü mevcudu ise PKK‘nın katlettiği (ve ‘silâhlı propaganda' mantığı içinde açıkça savunup üstlendiği), içlerinde yüzlerce öğretmenin de bulunduğu, memur, sivil vatandaşlardan oluşuyor.
Bu elbetteki ‘ağır' bir bilançodur, ama bilanço da budur. Rakamlarda belki ufak tefek yanılmalar olabilir, fakat esasa tesir edecek yahut da Orhan Pamuk'u haklı çıkarabilecek dramatik bir hatâ olmadığını rahatlıkla iddia edebilirim.
Şimdi bu bilânçoya dönüp bir suâl soralım: 5-6 bin güvenlik mensubunun, onbin küsur sivil vatandaşın -ki içlerinde Kürt menşeli olan da var olmayan da; Güneydoğu'da ölen de var, İstanbul'da ölen de- ve yüzlerce merkezî yahut mahallî idare bünyesindeki kamu görevlisinin katilleri, şu ‘30 bin insanımız' ibaresi içinde nasıl bir anlam taşıyor?
Bu soru PKK'ya ‘pekaka' diyenlere...
Şu soru da Orhan Pamuk ve onun her tuhaflığını gözleri yaşararak alkışlayan hüviyetini kaybetmişlerle PKK'ya ‘pekeke' diyenler için:
On bin küsur sivil ve silâhsız insanın, meselâ 1984'de Eruh ve Şemdinli'deki bebek cinayetleriyle başlayan onca katliâmın, yataklık etmeyi reddettiği için PKK tarafından ‘cezalandırılan' köy ve mezralardaki toplu kırımların, öğretmen lojmanlarından çıkan cesetlerin, Bingöl'deki 33 silâhsız askerin, Başbağlar'daki fâciânın sorumlusu da devlet midir, samimî kanaatiniz hakikaten bu mudur?
Sorunun devamı var:
Güvenlik Güçleriyle bilerek ve isteyerek girdiği çatışmalarda hayatını kaybetmiş olan 18-19 bin civarındaki PKK militanı Kürt olduğu için mi öldürülmüştür, ‘silâhlı propaganda'yı bir siyasî mücadele metodu olarak benimseyip köyleri, okulları, köy hizmetleri şantiyelerini ve karakolları basıp, yolları kesip önüne geleni katlettikten sonra dağlara veya hücre evlerine kaçtığı için mi?
Orhan Pamuk bu soruların cevabını bilmez mi gerçekten, yoksa bilemeyecek durumda mıdır? Öyle değilse sorularda mı bir yanlışlık var?
Başa dönelim... Ne demişti Orhan Pamuk: “... 30 bin de Kürt öldürüldü, ama kimse söyleyemiyor, işte ben söylüyorum.”
Bunu gerçekten kimse söyleyemez, PKK'nın profesyonel kadroları bile... bebeklere kalaşnikof doğrultanlar bile... öğretmen lojmanlarını kana bulayanlar bile...
Orhan Pamuk ‘un yaptığı gerçekten de ‘cesaret' ister.
Bazı fenâlıklar böyledir, ‘cesaret ‘ edemeyen yapamaz. Meselâ, mahkemede yalancı şâhitlik de cesaret ister; çünkü, işin aslı ortaya çıkınca cezası var; fakat Orhan Pamuk'un yaptığı daha büyük ‘cesaret' isteyen bir iş...
Yalancı şâhitlik, nihayet sadece yalancı şâhitliktir... ‹şin içinde menfaat temini vardır, daha büyük bir cezadan kurtulma gayesi vardır, zarara uğrama korkusu vardır vs...
Bir de nadirattan da olsa bazan gazetelerin 3. sayfalarında rastlayabildiğimiz türden şöyle bir misal üzerinde düşünelim: Bir adam kalkıp öz annesine, kızına veya eşine, yani haysiyetini kendisininkinden bile daha çok sakınması gereken, şerefini başının üzerinde gezdirmesi icabeden yakınlarından birine iftira atıyor; “bu aslında fahişedir” diyor. Üstelik o ‘anne', o ‘kız' veya o ‘eş' iffet ve edep timsali bir insan olduğu halde!..
Eh, takdir edersiniz ki (!) buradaki ‘cesaret'(!) hakikaten çok büyük (!)... Öyle para pul için, 6 ay 1 sene hapis yatmamak için yapılan yalancı şâhitlikle filân kıyas kabul etmez. Böyle bir alçaklığı yapabilmek, yapmayı göze alabilmek yalnız çok büyük bir ‘cesaret' (!) değil, aynı zamanda çok ‘özel', çok zor bulunur bir tıynet, mizaç ve meşrep de gerektirir. Hiç ‘kolay' değil, düşünsenize...
Şimdi geriye yaslanıp birlikte düşünelim: Bu Orhan Pamuk'taki ‘cesaret', büyüklüğü (!) ve ‘tür'ü itibariyle yukarıdaki kategorilerin hangisine daha yakın duruyor?
* * *
Son bir soru da kendimize soralım: Orhan Pamuk ve benzerlerinin istedikleri konuda istedikleri kadar ‘cesaret'le konuşma ve yazma hürriyetleri olmalı mıdır?
Benim cevabım ve samimî kanaatim, ‘evet', sonuna kadar olmalıdır.
... Ve siz, ey hâkimler ve savcılar, lûtfen bu işlere karışmayın, dâvâ açmayın, açılan dâvâları kabul etmeyin, kabul ettinizse ceza filân vermeyin. Ortada, ‘elfaz-ı galîze' ihtiva eden, kişilere yönelik açık hakâret ve yahut iftira yoksa bırakın konuşsun bu ‘mizaç' sahipleri. ‘Cesaret'lerini kırmayın.
Konuşsunlar ki, biz de gösterdikleri ‘cesaret'i teneşire kadar teşhir etme hakkımızı kullanabilelim.
Bunları hapsedeceksiniz de ne olacak!.. Hapistekilere yazık, aynı seviyeye düşecekler.
... Ve bir de sizler, mahkemenin önünde toplananlar, ‘sağcı'sı ‘solcu'suyla ‘bizimkiler', bizim mahallenin çocukları!..
Size ne oluyor Allah aşkına!.. Arabasına taarruz ettiğiniz, gırtlaklarınızı çatlattığınız kim? Buna değer miydi, sağladığınız şov fırsatıyla ne büyük bir ‘armağan' verdiğinizin farkında mısınız?
Bu kadar hiddeti bile haketmeyen bu kişiye bu kadar merasim fazla olmadı mı?
Hem üstelik, biraz daha müsamahayı, şiddete başvurmayan herkese gösterememek!.. Neden?
Genç, şöhretli, zengin ve sevenleri, hayranları olan bir yazar meşrebini sergilemiş, bırakın sergilesin...”Nobel” alacakmış, inşallah bir an evvel alır da teskin olur. “Bakın işte, çekemiyorlar, kıskanıyorlar, hased ediyorlar,” niye dedirtiyoruz.
Unutmayın, biz İstanbul'a sadece pâyitahtımızı taşımadık, yanımızda köpekleri de taşıdık. Köpekler (mecazen filân değil, bildiğimiz köpekler) bile İstanbul'a bizimle geldi. Jason Goodwin öyle yazıyor. Demek ki, ‹stanbul'un bizden evvelki sâkinleri kediye köpeğe ekmek doğramayan, Allah'ın yarattığı mahlûkatın bir kısmına hor bakan hasis ruhlu kimselermiş. Köpekler bizi beklermiş belli ki, bu mübarek, bu kutlu ‘şehr-i Stanbul'da gezip tozup sefa sürebilmek için...
Dinleyin şimdi!
Köpeklerden bile kıskanmadığımız bu şehrin sokaklarını ve başka her türlü nimetini, Orhan Pamuk'la Hrant Dink'ten mi kıskanacağız?
Bunu kendimize aslâ yakıştırmamalıyız!
* * *
Bu sayının ‘mektub'u biraz Orhan Pamuk'a yeni yıl ‘armağan'ı gibi oldu, ama kimse kusura bakmasın, telâş da etmesin içi öyle değil. Okuyacağınız yazıların çoğuna ‘bayılacaksınız'. Aceleye geldiği için ‘sümmettedarik' olacak diye kaygılanmadık değil, fakat hiç de öyle olmadı. Yıl biterken, üçbeş gün içinde tam anlamıyla hasat bereketi gibi bir yazı akışı oldu. Tutmasak 200 sayfayı bulacaktı, yer veremediklerimizi gelecek sayıya sakladık (‹hsan ?erif Kaymaz'ın ‘hârika' yazısı da ancak ‘çıkarayak' geldiği için öbür sayıya kaldı; ama merak edeceğiniz kadar esaslı bir inceleme...).
* * *
Bu sayının ilk yazısında ve tabiî Ahmet Turan Alkan'dan naklen, 10 sene evvel hazırladığımız Güneydoğu Raporu da ilk defa kamuoyunun ışığına çıkıyor. Çok zaman ve heves kaybettik, hâlâ bir şey ifade eder mi, emin olmak zor; ama o gün aramızda yoğun biçimde tartıştığımız ve mutabık kaldığımız hâl çâresinin -bu gün kısmen tâdilâta muhtaç olsa da- mantık ve ruhu ile el'an geçerliliğini koruduğuna inanıyorum.
Etnik temele referansla kaynatılan fitnenin ateşi, bu saatten sonra nasıl söner bilinmez; fakat bu meselenin AB standartları veya AB‘nin talepleri ve yahut da ‘zamanın ruhu' gibi dayatılan kriterler gözetilmek suretiyle çözülemeyeceği âşikârdır. ‘Ancak öyle çözülebilir' diyenler bunun, tavrını ‘Türklük'ten yana koyanlara ‘yeni bir Sevr' projesi olarak yansıyacağını, bunu hiç bir argümantasyon veya tartışmanın şimdilik değiştiremeyeceğini ve böyle bir telâkkinin rağmına hiç bir çözüm taslağı veya barışçı projenin de pratik değer taşımayacağını artık ve bir an evvel anlarlarsa herkes için, hepimiz için iyi olur.
* * *