|
|
Yazarlar, Bilgelerden Sözler | |
|
|
||
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Sabah sol gözümde bir ağrı ve biraz kanla uyandım.
Öğleden sonra soluğu doktorda aldım.
Dünya tatlısı bir doktor. İlk bakışta çözdü derdimi." Direnç kaybına bağlı iltihaplanma..."
"Sorun gözünde değil aslında..." dedi doktorum. ".... baktığın yerde .....
Hep karanlığa bakmaktan feri sönmüş gözlerinin. Yılgın düşmüşsün. Yorgunluk mikrobu, seni gözünden vurmuş".
Bu teşhisin ardından öyle bir reçete yazdı ki dostlar başına:
"Pozitif düşüneceksin. Hayata sımsıkı sarılacaksın. İşinden kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin.
Kendine yeni heyecanlar yarat. Sev, ki hücrelerin yenilensin.
Sana enerji vermeyecek hiç kimseyle de birlikte olma..."
CAN DÜNDAR
Öğleden sonra soluğu doktorda aldım.
Dünya tatlısı bir doktor. İlk bakışta çözdü derdimi." Direnç kaybına bağlı iltihaplanma..."
"Sorun gözünde değil aslında..." dedi doktorum. ".... baktığın yerde .....
Hep karanlığa bakmaktan feri sönmüş gözlerinin. Yılgın düşmüşsün. Yorgunluk mikrobu, seni gözünden vurmuş".
Bu teşhisin ardından öyle bir reçete yazdı ki dostlar başına:
"Pozitif düşüneceksin. Hayata sımsıkı sarılacaksın. İşinden kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin.
Kendine yeni heyecanlar yarat. Sev, ki hücrelerin yenilensin.
Sana enerji vermeyecek hiç kimseyle de birlikte olma..."
CAN DÜNDAR
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Hayat Nedir,Ne Değildir?
Hayat çetele tutmak değildir.Seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun veyaçıkacağın demek değildir.Kimi öptüğün ,hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği değildir.Hayat ayakkabıların, saçın ,derinin rengi,nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.Aslında hayat,notlar,para,giysiler,girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak,kabul görmek ya da görmemek de değildir.Hayat bunlar değildir.
Hayat kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.Güven,mutluluk ve şefkattir.Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.Hayat kıskançlığı yenmek,önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.Neler söylediğin ve ne demek istediğindir.İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini olduğu gibi görmektir.Herşeyden önemlisi, hayatını başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.İşte hayat bu seçimlerden ibarettir.
Gülay SÜLEYMANOĞLU
Hayat çetele tutmak değildir.Seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun veyaçıkacağın demek değildir.Kimi öptüğün ,hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği değildir.Hayat ayakkabıların, saçın ,derinin rengi,nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.Aslında hayat,notlar,para,giysiler,girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak,kabul görmek ya da görmemek de değildir.Hayat bunlar değildir.
Hayat kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.Güven,mutluluk ve şefkattir.Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.Hayat kıskançlığı yenmek,önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.Neler söylediğin ve ne demek istediğindir.İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini olduğu gibi görmektir.Herşeyden önemlisi, hayatını başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.İşte hayat bu seçimlerden ibarettir.
Gülay SÜLEYMANOĞLU
Huriye Çakır (yüzsüz yürek)
Kayıt: 2007-02-11 (20:13)
Mesaj: 61
Mesaj: 61
Tanrı topraktan yarattığı insana kendinden "Hayat Nefesi"ni üflediği anda insanoğlu yaşayan bir ruh haline geldi. Yaşayan ruhlar olan bizler istisnasız , ilahi kanunun tecellisi , dünyaya ilk selamımızı aldığımız nefes ile verdik. Emanet aldığımız nefes , bu dünyadan ayrılırken sahibine geri dönecek. Bu iki nefes arasındaki hayat dediğimiz aralıkta , kalbimiz çarptığı sürece umut , umut , umut var. Aşkın kapısı umutsuzluk kapısı değildir , nefes ise sevgilinin bize selamı...
Ah Minel AŞK...
MERCAN DEDE
Ah Minel AŞK...
MERCAN DEDE
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
ELİF ŞAFAK
Sonrası Kaygısı
Edebiyatın ve edebiyatçıların en temel kaygılarından biri. Bir romanı yazarken, tahayyül ettiğiniz bir "sonrası" belirmeye başlar zihninizde. Varmak istediğiniz bir cennet, kaçındığınız bir cehennem. Ödüller, övgüler ile örülüdür cennet; ama bundan çok daha fazlasıdır.
Hakaretamiz eleştiriler, bulaşıcı kayıtsızlıklar ile örülüdür cehennem; ama bundan çok daha fazlasıdır. Bu açıdan bakıldığında hiçbir yazarın cehennemde yanmak ya da cennette mükafatlandırılmak ile ilgili kaygılardan tamamen arınmış bir ruh haliyle oturup yazabildiğini sanmıyorum. Albert Camus'nun da dediği gibi, "bir yazar çokluk okunmak için yazar. Bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım, ama inanmayalım onlara".
İki ayrı kutup var içimde; nicedir bildiğim, bilmezden geldiğim. Birine zahirî kanadım diyorum. Bir nevi dişi Ebussuud Efendi. Bana sürekli gelecekten dem vuran ve şimdi'yi geleceğin hizmetine koşmaya çalışan biri. Yaza yaza yükselmek, yüksele yüksele ermek, var olmaktan ziyade sahip olmak isteyen huzursuz yanım. İlerlemeye inanmış bir misyoner, daha fazlasını edinmeye odaklanmış bir kapitalist, yazıyı yazarlık üzerinden tanımlayan bir kalem-ehli. Sonrası kaygısı sarmış benliğini. Attığım her adımda bana, "peki ya sonra? Ya daha sonra?" dedirten biri.
Bu bir yüzü yüzümün. Ötekine batınî yanım diyorum. En az dillendirdiğim damarım; romanlarımda kendiliğinden ortaya çıkabilen, çıktı mı kendi başına, bana rağmen akabilen, herkesten ve her şeyden ziyade kendiyle cebelleşen rindane, kalenderane, dervişane damarım. Yazarlığı değil yazının kendisini seven, sonrasında ne olacağını değil tam da şu anda burada ne olduğunu önemseyen, ne sahip ne de var olmaya inanan, alttan alta hiçlikten dem vurup yok olmayı salık veren ve aslında kimsenin anlamayacağını düşündüğümden mümkün mertebe kapattığım, bastırdığım, romanlarıma sakladığım iç fısıltım.
Bektaşi, yıllar sonra çocukluk arkadaşıyla karşılaşır yolda. Arkadaşı hayli yükselmiş, ünlenmiştir aradan geçen zaman zarfında. Başkalarınca takdir edilmeye can, edindiği payelere demir atanlarda görülegelen BEN şişkinliğinden o da muzdariptir farkında olmadan. Hep kendinden bahseder. Sündüre sündüre anlatır geçmişteki başarılarını ve gelecekle ilgili planlarını. "Peki ya sonra ne olacaksın?" der deminden beri ses çıkarmadan dinleyen Bektaşi. Arkadaşı gülümser: "Sonra iki tuğlu paşa olacağım." Beriki sorusunu yineler: "Ya sonra?" Arkadaşı onu şöyle bir süzer: "Sonra üç tuğlu paşa olacağım." Bektaşi dayanamaz gene sorar: "Sonra?" Arkadaşı bocalar; "Sonra mı.. hiiiç." der fazla düşünmeden. "Bak gördün mü" diye atılır Bektaşi: "O kadar uğraşmaya ne gerek var, ben daha şimdiden senin dönüp dolaşıp geleceğin yerdeyim."
Bir türlü yüksek sesle ifade etmediğim, roman dışında yazıya dökmediğim, anlaşılmayacağını düşündüğüm için açık etmediğim kıyısız, dipsiz, tesellisiz bir deniz. Pinhan'ın dediği gibi: "Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Ebru bunu fısıldar bize. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta olur sana umman u derya. Kâtreyiz alemde, lâkin unutma ki tek bir nokta tekmil sırlarını içinde barındırır kâinatın."
Sonrası Kaygısı
Edebiyatın ve edebiyatçıların en temel kaygılarından biri. Bir romanı yazarken, tahayyül ettiğiniz bir "sonrası" belirmeye başlar zihninizde. Varmak istediğiniz bir cennet, kaçındığınız bir cehennem. Ödüller, övgüler ile örülüdür cennet; ama bundan çok daha fazlasıdır.
Hakaretamiz eleştiriler, bulaşıcı kayıtsızlıklar ile örülüdür cehennem; ama bundan çok daha fazlasıdır. Bu açıdan bakıldığında hiçbir yazarın cehennemde yanmak ya da cennette mükafatlandırılmak ile ilgili kaygılardan tamamen arınmış bir ruh haliyle oturup yazabildiğini sanmıyorum. Albert Camus'nun da dediği gibi, "bir yazar çokluk okunmak için yazar. Bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım, ama inanmayalım onlara".
İki ayrı kutup var içimde; nicedir bildiğim, bilmezden geldiğim. Birine zahirî kanadım diyorum. Bir nevi dişi Ebussuud Efendi. Bana sürekli gelecekten dem vuran ve şimdi'yi geleceğin hizmetine koşmaya çalışan biri. Yaza yaza yükselmek, yüksele yüksele ermek, var olmaktan ziyade sahip olmak isteyen huzursuz yanım. İlerlemeye inanmış bir misyoner, daha fazlasını edinmeye odaklanmış bir kapitalist, yazıyı yazarlık üzerinden tanımlayan bir kalem-ehli. Sonrası kaygısı sarmış benliğini. Attığım her adımda bana, "peki ya sonra? Ya daha sonra?" dedirten biri.
Bu bir yüzü yüzümün. Ötekine batınî yanım diyorum. En az dillendirdiğim damarım; romanlarımda kendiliğinden ortaya çıkabilen, çıktı mı kendi başına, bana rağmen akabilen, herkesten ve her şeyden ziyade kendiyle cebelleşen rindane, kalenderane, dervişane damarım. Yazarlığı değil yazının kendisini seven, sonrasında ne olacağını değil tam da şu anda burada ne olduğunu önemseyen, ne sahip ne de var olmaya inanan, alttan alta hiçlikten dem vurup yok olmayı salık veren ve aslında kimsenin anlamayacağını düşündüğümden mümkün mertebe kapattığım, bastırdığım, romanlarıma sakladığım iç fısıltım.
Bektaşi, yıllar sonra çocukluk arkadaşıyla karşılaşır yolda. Arkadaşı hayli yükselmiş, ünlenmiştir aradan geçen zaman zarfında. Başkalarınca takdir edilmeye can, edindiği payelere demir atanlarda görülegelen BEN şişkinliğinden o da muzdariptir farkında olmadan. Hep kendinden bahseder. Sündüre sündüre anlatır geçmişteki başarılarını ve gelecekle ilgili planlarını. "Peki ya sonra ne olacaksın?" der deminden beri ses çıkarmadan dinleyen Bektaşi. Arkadaşı gülümser: "Sonra iki tuğlu paşa olacağım." Beriki sorusunu yineler: "Ya sonra?" Arkadaşı onu şöyle bir süzer: "Sonra üç tuğlu paşa olacağım." Bektaşi dayanamaz gene sorar: "Sonra?" Arkadaşı bocalar; "Sonra mı.. hiiiç." der fazla düşünmeden. "Bak gördün mü" diye atılır Bektaşi: "O kadar uğraşmaya ne gerek var, ben daha şimdiden senin dönüp dolaşıp geleceğin yerdeyim."
Bir türlü yüksek sesle ifade etmediğim, roman dışında yazıya dökmediğim, anlaşılmayacağını düşündüğüm için açık etmediğim kıyısız, dipsiz, tesellisiz bir deniz. Pinhan'ın dediği gibi: "Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Ebru bunu fısıldar bize. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta olur sana umman u derya. Kâtreyiz alemde, lâkin unutma ki tek bir nokta tekmil sırlarını içinde barındırır kâinatın."
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
ELİF ŞAFAK
Eylül ve İstanbul
Eylülde ayrılıyorum İstanbul'dan, şimdi en güzel demleri Asmalımescit'in. Balık menüleri yenilenecek elbet, pişirme tarzları hep aynı kalsa da.
Çok değil birkaç hafta sonra aynı şekilde dışarılara masa kurulamayacağını bildiklerinden, garsonlar müşterilere karşı daha az tahammülsüz, müşteriler garsonlara karşı bir parça daha tahammüllü olacak. Senede tam üç kez deri değiştiren dişi bir yılan bu şehir. Yazın giydiği o pul pul altın sarısı, ışıltılı deri tamamen düştüğünde, durgunluğuna yeniden kavuşabilecek alttan çıkan morumtrak rengi, katmerli deseniyle. O zaman, sıcaklarda soğudukları evlerini yeniden sevmeye başlayacak şehrin sâkinleri. Güneş eridikçe, onlar da Boğaz kıyılarına yığılıp, hep aynı "kara-zeytin-beyaz-peynir-sade-poğaça-sahanda-yumurta" menülerini, hep aynı gazete sohbetleriyle tatlandırarak, her biri bir öncekinin tıpatıp aynı olan, uzadıkça uzayan pazar kahvaltıları yapmaktan da usul usul vazgeçecekler. Kitapçılar bereketlenecek, sinemalar hareketlenecek; gene kötü kötü filmler gelecek şehre; ama aralarında iyileri de olacak. Gene kimse kıymetini bilmeyecek İstanbul'un. Ve o gene kıymetini bilmeyecek kimsenin.
Belalı bir med-cezir bu şehir. Uzağındayken onu düşünmeden yapamadığım, içindeyken kendimi ondan uzaklaştırdığım örselenmiş bir aşk gibi daimi bir çekişme, didinme, mücadele. Çetrefil bir ay eylül çünkü, tam da suların çekilme zamanı. Mevsimlerin en kepazesi olan yaz boyunca her tarafı saran, vıcık vıcık insanın üzerinde eriyip kalan o yapışkan rehavetin, alışkanlıklar üzerine kurulu amaçsızlığın, tutkusuzluğun, kanıksamışlığın azar azar da olsa nihayet çekilmeye başladığı ay. Sular azaldığında, yaz boyu hep ayaklarımızın altında olan ama neredeyse hiç hissetmediğimiz, hissetsek dahi değmemeye özen gösterdiğimiz taşlarla, kayalarla, kendi dipsiz yalnızlığımızla göz göze geleceğiz eylül ayında. Neyse ki işe dönme mecburiyeti var çoğumuzun. Yapacak bir yığın anlamsız iş, ayak uyduracak bir düzen, illâ ki zamanında yetişilecek yerler, üzülecek kıytırık hadiseler var önümüzde. Meşgulüz neyse ki. Yoksa nasıl kaldırabilirdik eylülle gelen iç muhasebesini.
Eylülde ayrılıyorum İstanbul'dan. Oysa en güzel demleri Asmalımescit'in. Ama işte, 1920 sonbaharında, bir yük gemisinin güvertesinde bu şehre gelen sevgili Agripina Fyodorovna Antipova'nın bana öğrettiği gibi, "İstanbul'a ya bir şeylerden kaçılarak varılır ya da gün gelir ondan kaçılır."
Ve sonra, dayanamaz insan İstanbulsuzluğa. Döner gene, sular yükseldiğinde...
Eylül ve İstanbul
Eylülde ayrılıyorum İstanbul'dan, şimdi en güzel demleri Asmalımescit'in. Balık menüleri yenilenecek elbet, pişirme tarzları hep aynı kalsa da.
Çok değil birkaç hafta sonra aynı şekilde dışarılara masa kurulamayacağını bildiklerinden, garsonlar müşterilere karşı daha az tahammülsüz, müşteriler garsonlara karşı bir parça daha tahammüllü olacak. Senede tam üç kez deri değiştiren dişi bir yılan bu şehir. Yazın giydiği o pul pul altın sarısı, ışıltılı deri tamamen düştüğünde, durgunluğuna yeniden kavuşabilecek alttan çıkan morumtrak rengi, katmerli deseniyle. O zaman, sıcaklarda soğudukları evlerini yeniden sevmeye başlayacak şehrin sâkinleri. Güneş eridikçe, onlar da Boğaz kıyılarına yığılıp, hep aynı "kara-zeytin-beyaz-peynir-sade-poğaça-sahanda-yumurta" menülerini, hep aynı gazete sohbetleriyle tatlandırarak, her biri bir öncekinin tıpatıp aynı olan, uzadıkça uzayan pazar kahvaltıları yapmaktan da usul usul vazgeçecekler. Kitapçılar bereketlenecek, sinemalar hareketlenecek; gene kötü kötü filmler gelecek şehre; ama aralarında iyileri de olacak. Gene kimse kıymetini bilmeyecek İstanbul'un. Ve o gene kıymetini bilmeyecek kimsenin.
Belalı bir med-cezir bu şehir. Uzağındayken onu düşünmeden yapamadığım, içindeyken kendimi ondan uzaklaştırdığım örselenmiş bir aşk gibi daimi bir çekişme, didinme, mücadele. Çetrefil bir ay eylül çünkü, tam da suların çekilme zamanı. Mevsimlerin en kepazesi olan yaz boyunca her tarafı saran, vıcık vıcık insanın üzerinde eriyip kalan o yapışkan rehavetin, alışkanlıklar üzerine kurulu amaçsızlığın, tutkusuzluğun, kanıksamışlığın azar azar da olsa nihayet çekilmeye başladığı ay. Sular azaldığında, yaz boyu hep ayaklarımızın altında olan ama neredeyse hiç hissetmediğimiz, hissetsek dahi değmemeye özen gösterdiğimiz taşlarla, kayalarla, kendi dipsiz yalnızlığımızla göz göze geleceğiz eylül ayında. Neyse ki işe dönme mecburiyeti var çoğumuzun. Yapacak bir yığın anlamsız iş, ayak uyduracak bir düzen, illâ ki zamanında yetişilecek yerler, üzülecek kıytırık hadiseler var önümüzde. Meşgulüz neyse ki. Yoksa nasıl kaldırabilirdik eylülle gelen iç muhasebesini.
Eylülde ayrılıyorum İstanbul'dan. Oysa en güzel demleri Asmalımescit'in. Ama işte, 1920 sonbaharında, bir yük gemisinin güvertesinde bu şehre gelen sevgili Agripina Fyodorovna Antipova'nın bana öğrettiği gibi, "İstanbul'a ya bir şeylerden kaçılarak varılır ya da gün gelir ondan kaçılır."
Ve sonra, dayanamaz insan İstanbulsuzluğa. Döner gene, sular yükseldiğinde...
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Can Yücel - Hayat
Yazılar
Baglanmayacaksin bir seye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yasayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin iste.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştıgın binayi, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağıni bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermis gibi davranacaksin.
Hem hiçbir seyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yasayabilirmissin gibi davranacaksin.
Çok esyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
ille de bir seyleri sahipleneceksen,
Çatılarin gökyüzüyle birlestigi yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Günesi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir seylerin...
Mesela gökkusağı senin olacak.
İlle de bir seye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmis gibi, Hem de
hep senin kalacakmıs gibi hayat.
ilişik yasayacaksin. Ucundan tutarak...
CAN YUCEL
Yazılar
Baglanmayacaksin bir seye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yasayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin iste.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştıgın binayi, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağıni bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermis gibi davranacaksin.
Hem hiçbir seyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yasayabilirmissin gibi davranacaksin.
Çok esyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
ille de bir seyleri sahipleneceksen,
Çatılarin gökyüzüyle birlestigi yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Günesi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir seylerin...
Mesela gökkusağı senin olacak.
İlle de bir seye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmis gibi, Hem de
hep senin kalacakmıs gibi hayat.
ilişik yasayacaksin. Ucundan tutarak...
CAN YUCEL
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Can Dündar - Kapı Çalar
Yazılar
Kapı çalar...
Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün
litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine
kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.
İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
Kapı çalar... Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza
atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini
yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız
vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak
ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.
Kapı çalar...
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir.
Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak
ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.
Kapı çalar...
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
Kapı çalar...
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı
zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter
gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...
Ve kapı çalmaz... O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi,
şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken;
"Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez. Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...
Can DUNDAR
Yazılar
Kapı çalar...
Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün
litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine
kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.
İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
Kapı çalar... Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza
atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini
yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız
vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak
ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.
Kapı çalar...
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir.
Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak
ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.
Kapı çalar...
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
Kapı çalar...
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı
zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter
gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...
Ve kapı çalmaz... O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi,
şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken;
"Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez. Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...
Can DUNDAR
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Hayal Kırıklığı
Yazılarlazbody bildirdi: "
Hayal kırıklığı zordur. Herkes için.
En basiti arkadasına sordugun sorudur. Bosver der. Yada duymayabilir o an. O zaman takmassın ama zaman gelir, bir gece yarısı, tamda o gunken, canın sıtkın ve ona ihticaqcın varken, aramak için telefonu eline aldığında gelir kapını çalar.
Hayal kırıklığı zordur.
Umut beslersin, yetiştirisin onu. Sularsın büyütürsün. Her gun ustune sıcak bir anı, gulumseme ilave edersin. Kimse farkında değildir ve farketsin istemessin. Buyudukce paylasmak istersin. Büyüyordur cunku içini dolduruyordur. Paylaşmassan çatlarsın.
Boylelerini önce ona soyleyemessin tabi. Dostlarına soylersin. Olmaz derler. Ama dinlemessin. Çünkü sevgisi doldurmustur içini. Bastıramassın. İpler kopmustur artık.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Dostum dersin, arkadasım, herseyini paylasırsın, istediklerini yaparsın, sana baktıgını sezdiğin anda gulumsersin.
Sonra sezersin niyetini. Bozulursun ama gene en iyi niyetinler yaklasırsın ona.
Artık ustu kapalı tartısıyorsundur. Olmaz dersin. Baskalarını gosterirsin, anlatırsın ama gozu kordur kahrolasının.
Hayal kırıklığı zordur.
Artık kopmuştur ipler. Seviyorsundur. O kadardır. Baskalarını gostermesi seni sevmediği için degil, seni dusunmediği için değildir.
Bir baksa bir dusunse zaten anlayacaktır. Ve sonrasında her sey cok guzel olacaktır.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Artık bitirmek istersin. Zor gelir onun yükü sana. Her zaman ustune geliyordur. Devamlı takip ediyordur seni. Konuyu hep oraya getiriyordur. Sıkılırsın, bıkarsın ondan. Eskiden en iyi dostun olmaya aday cocuk değişmiştir artık.
Hayal kırıklığı zordur.
Anlamaya baslarsın artık. Vede kızmaya baslarsın.
Aptaldır. Hep uzağa bakıyordur.
Aptaldır. Senin en doğrusu oldugunu gormuyordur. fukaranın aşı umuttur. seninde umusun belkidir.Hem bağlanmıssındır artık. Gozunun onude olmassa ararsın, kollamaya calısırsın, savunursun.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Artık kaçmaya baslarsın ondan. En sevmedikleriyle takılırsın. Ve onun senin yanına gelmesi artık değerini iyice dusurur. Bitmiştir gozunde.. zaten herkeste anlamıstır artık. Aptal dersin. Sadece aptal.
İşte tam bu sırada tamda boyle bir zamanda, gece yarısını gosteriken patlar asık.
Cunku soylemdikçe buyuyordur. Soylemedikçe çekilmez oluyordur. Ve hala bir umudu vardır aşıgın.
Zaten askında anlamı budur.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Sen sanki hiçbirsey belli etmemişsin gibi, sanki seni ilk defa goruyormus gibi gelir ilan-ı ask eder sana. Çok aptaldır ve sadece kendini kucuk dusuruyordur artık. Sende kızgınlığını çıkarırsın ondan.
Hayal kırıklığı zordur.
Soylersin. Soyledikçe soylersin. Onun için yaptıklarını, mail adres şiflerini, onun hakkında, arkadasları hakkında, onun bile bilmediklerini.
Tum bunları haykırırsın ama bunlar intiharın son çırpınışlarıdır.
Aynı kendini astıktan sonra ayaklarını sallaman gibi.
Zehri içtikten sonra oksurmen.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Dinlersin, dinlersin ve bırakırsın onu. Orada oylece aptallığı, hiç anlamadıkları ve yanlızlığıyla bas basa bırakırsın.
Yapabileceğin fazla bir seyde yoktur da zaten.
Hayal kırıklığı zordur.
Gitmiştir artık.
Duygusal bir filmin trajik bir “SON” yazısıdır o sahne.
Bittiğini anlarsın.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Bitmiştir senin için. –ohh be’dir. Soyledim kurtuldumdur. Nedir çektiğimdir. Asık olmak aptallıktır hemde sana. Hiç anlamayacaksındır aşığı affetmeyeceksindirde. Ne hali varsa gorsun dur.
Hayal kırıklığı zordur.
Anlarsın yavas yavas. Hayatında herseyi bir kenara bırakıp yerine onu koydugunu.
Ulasılmazlığını gordukçe daha cok sevdiğini.
İmzanda onu attığını, herseyini bi sekilde onla paylaştığını.
Anlarsında bi turlu ne yapacağını bilemessin.
sadece sunu bilirsin:bir ask daha burda sona eriyordur. En azından sonun baslangıcıdır o an senin için.
"
Yazılarlazbody bildirdi: "
Hayal kırıklığı zordur. Herkes için.
En basiti arkadasına sordugun sorudur. Bosver der. Yada duymayabilir o an. O zaman takmassın ama zaman gelir, bir gece yarısı, tamda o gunken, canın sıtkın ve ona ihticaqcın varken, aramak için telefonu eline aldığında gelir kapını çalar.
Hayal kırıklığı zordur.
Umut beslersin, yetiştirisin onu. Sularsın büyütürsün. Her gun ustune sıcak bir anı, gulumseme ilave edersin. Kimse farkında değildir ve farketsin istemessin. Buyudukce paylasmak istersin. Büyüyordur cunku içini dolduruyordur. Paylaşmassan çatlarsın.
Boylelerini önce ona soyleyemessin tabi. Dostlarına soylersin. Olmaz derler. Ama dinlemessin. Çünkü sevgisi doldurmustur içini. Bastıramassın. İpler kopmustur artık.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Dostum dersin, arkadasım, herseyini paylasırsın, istediklerini yaparsın, sana baktıgını sezdiğin anda gulumsersin.
Sonra sezersin niyetini. Bozulursun ama gene en iyi niyetinler yaklasırsın ona.
Artık ustu kapalı tartısıyorsundur. Olmaz dersin. Baskalarını gosterirsin, anlatırsın ama gozu kordur kahrolasının.
Hayal kırıklığı zordur.
Artık kopmuştur ipler. Seviyorsundur. O kadardır. Baskalarını gostermesi seni sevmediği için degil, seni dusunmediği için değildir.
Bir baksa bir dusunse zaten anlayacaktır. Ve sonrasında her sey cok guzel olacaktır.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Artık bitirmek istersin. Zor gelir onun yükü sana. Her zaman ustune geliyordur. Devamlı takip ediyordur seni. Konuyu hep oraya getiriyordur. Sıkılırsın, bıkarsın ondan. Eskiden en iyi dostun olmaya aday cocuk değişmiştir artık.
Hayal kırıklığı zordur.
Anlamaya baslarsın artık. Vede kızmaya baslarsın.
Aptaldır. Hep uzağa bakıyordur.
Aptaldır. Senin en doğrusu oldugunu gormuyordur. fukaranın aşı umuttur. seninde umusun belkidir.Hem bağlanmıssındır artık. Gozunun onude olmassa ararsın, kollamaya calısırsın, savunursun.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Artık kaçmaya baslarsın ondan. En sevmedikleriyle takılırsın. Ve onun senin yanına gelmesi artık değerini iyice dusurur. Bitmiştir gozunde.. zaten herkeste anlamıstır artık. Aptal dersin. Sadece aptal.
İşte tam bu sırada tamda boyle bir zamanda, gece yarısını gosteriken patlar asık.
Cunku soylemdikçe buyuyordur. Soylemedikçe çekilmez oluyordur. Ve hala bir umudu vardır aşıgın.
Zaten askında anlamı budur.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Sen sanki hiçbirsey belli etmemişsin gibi, sanki seni ilk defa goruyormus gibi gelir ilan-ı ask eder sana. Çok aptaldır ve sadece kendini kucuk dusuruyordur artık. Sende kızgınlığını çıkarırsın ondan.
Hayal kırıklığı zordur.
Soylersin. Soyledikçe soylersin. Onun için yaptıklarını, mail adres şiflerini, onun hakkında, arkadasları hakkında, onun bile bilmediklerini.
Tum bunları haykırırsın ama bunlar intiharın son çırpınışlarıdır.
Aynı kendini astıktan sonra ayaklarını sallaman gibi.
Zehri içtikten sonra oksurmen.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Dinlersin, dinlersin ve bırakırsın onu. Orada oylece aptallığı, hiç anlamadıkları ve yanlızlığıyla bas basa bırakırsın.
Yapabileceğin fazla bir seyde yoktur da zaten.
Hayal kırıklığı zordur.
Gitmiştir artık.
Duygusal bir filmin trajik bir “SON” yazısıdır o sahne.
Bittiğini anlarsın.
Hayal kırıklığı zordur. Onun içinde.
Bitmiştir senin için. –ohh be’dir. Soyledim kurtuldumdur. Nedir çektiğimdir. Asık olmak aptallıktır hemde sana. Hiç anlamayacaksındır aşığı affetmeyeceksindirde. Ne hali varsa gorsun dur.
Hayal kırıklığı zordur.
Anlarsın yavas yavas. Hayatında herseyi bir kenara bırakıp yerine onu koydugunu.
Ulasılmazlığını gordukçe daha cok sevdiğini.
İmzanda onu attığını, herseyini bi sekilde onla paylaştığını.
Anlarsında bi turlu ne yapacağını bilemessin.
sadece sunu bilirsin:bir ask daha burda sona eriyordur. En azından sonun baslangıcıdır o an senin için.
"
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Can Dündar - Bir Ayrılığın Anatomisi
Yazılar
insanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der dostoyevski...
veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yaldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.birlikteliğin örttüğü tüm kusurları, ayrılık sergiler.bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.
"ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden...
hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
"ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:
"sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü", "seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs.. vs...
sonra gelsin uykusuz geceler...bir türlü karar verememeler...ruhen gidip gelmeler..."hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...
"aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini inandırmalar...
sonrası hep aynı:
bekleyenin "hani sonbaharda buluşacaktık. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları...
bekletenin "geliyorum az kaldı" oyalamaları...
bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar...
terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...
üzgün görünmeler... bağış dilenmeler... "...ama kaçınılmazdı" demeler...
"sözünden caydın" yakınmalarını "sen de eski sen değilsin. değişmişsin" diye göğüslemeler...
... asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...
ve son sahne:
terk edenin o mahcup "gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"uğurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum".
ihanetler böyledir:ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir.
ondan sonra dur durak yoktur: güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan biçare dervişe döner.
artık acılara hapsolmuştur: buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
CAN DUNDAR
Yazılar
insanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der dostoyevski...
veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yaldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.birlikteliğin örttüğü tüm kusurları, ayrılık sergiler.bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.
"ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden...
hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
"ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:
"sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü", "seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs.. vs...
sonra gelsin uykusuz geceler...bir türlü karar verememeler...ruhen gidip gelmeler..."hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...
"aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini inandırmalar...
sonrası hep aynı:
bekleyenin "hani sonbaharda buluşacaktık. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları...
bekletenin "geliyorum az kaldı" oyalamaları...
bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar...
terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...
üzgün görünmeler... bağış dilenmeler... "...ama kaçınılmazdı" demeler...
"sözünden caydın" yakınmalarını "sen de eski sen değilsin. değişmişsin" diye göğüslemeler...
... asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...
ve son sahne:
terk edenin o mahcup "gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"uğurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum".
ihanetler böyledir:ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir.
ondan sonra dur durak yoktur: güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan biçare dervişe döner.
artık acılara hapsolmuştur: buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
CAN DUNDAR
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Murathan Mungan - Bir Aşk Birçok Aşktan Oluşur
Aşk Hakkında
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda.Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim.Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim.Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
İmrendiğin, öfkelendiğin Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim Yani yaşamışlık sandığın Geçmişim Dile dökülmeyenin tenhalığında Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında Zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
murathan mungan
"bir aşk birçok aşktan oluşur"
MURATHAN MUNGAN
Aşk Hakkında
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda.Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim.Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim.Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
İmrendiğin, öfkelendiğin Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim Yani yaşamışlık sandığın Geçmişim Dile dökülmeyenin tenhalığında Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında Zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
murathan mungan
"bir aşk birçok aşktan oluşur"
MURATHAN MUNGAN