|
|
Yazarlar, Bilgelerden Sözler | |
|
|
||
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Seni Beklediğim Kadar
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar..
"Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.
Dahası..Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde,bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan: "Tabii" dedi.. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu..
Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı..Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi..
Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki..Kız "Keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o..
Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken..
"Ne hasta beklerdi sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli..
"Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.
Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir aslında.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu..Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız.
"Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece..Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı..
"Yaaa!.."
Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da ikinci ve son dörtlüğü onun.."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız dizelere bakarken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..O uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?.
Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. Yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?..
Ya da.. Ya da..
Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı bendim!..
Hıncal Uluç
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar..
"Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.
Dahası..Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde,bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan: "Tabii" dedi.. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu..
Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı..Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi..
Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki..Kız "Keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o..
Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken..
"Ne hasta beklerdi sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli..
"Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.
Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir aslında.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu..Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız.
"Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece..Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı..
"Yaaa!.."
Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da ikinci ve son dörtlüğü onun.."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız dizelere bakarken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..O uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?.
Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. Yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?..
Ya da.. Ya da..
Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı bendim!..
Hıncal Uluç
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Kırılma Noktası
Yokuş aşağı bir yolda, yolun eğimine bırakmış kendimi ilerlerken, Eylül hüznüyle üşüyor yüreğim ve git gide solan bir maviye benziyor hayat...
Kısa ve öz bir bildirge son sayfada...
Bildiren kimliği, bilgilendirmiş sayıyor kendini...
Ve bilgilenmiş farzediyor bildirilen kimliği...
Yan yana düşmüş ve sahipsiz bir kaç kelime, boş bir sayfanın iki satırında ince bir sızı gibi asılı dururken, sessiz bir film gibi akıp gidiyor hayat, sahneler arasındaki kopukluk anlaşılamadan...
Kaç kelime içimize hapsedilmiş sorulara yanıt olabilir ki?
İnadına bir çözümsüzlükle, faili meçhul bir cinayet dosyası gibi tozlu raflara kaldırıldığında aşk; iğreti kalıyoruz...
Muhatabı olmayan her söz kadar anlamını yitiriyor ve şahitsiz kalıyor hayat...
Yakamızı bırakmayan bir eksiklik duygusu...
Hiç bir yere not düşülmüyor artık hiç bir söz...
Yaşamaktan daha zorlu bir sınav yokken, hangi not belirler, tekrarı olmayan bu sınavdaki başarıyı?
Barikatlar kurulsa da yollar üstüne, ölümün ölümsüzlüğüne uzanıyor bütün yollar...
Bir siper ardına saklanıyor kaçak yolcu...
Baştan sona yazılamıyor hiç bir masal...
Her masal biraz eksik ve biraz yarım...
Bir yıldız kayıyor...
Bir kahraman eksiliyor masalımızdan...
Ve her ölüm, kendi ölümsüzlüğünün destanını yazıyor...
.....
Bir avuç hayal, nafile umutlar gibi akıp gitti hayatımızdan...
Parça ve bölüktü...
Kırık bir aynaya bakar gibi baktık...
İnandık ona da, her yalan gibi...
Kırılma noktasını çoktan aşmıştık...
Vazgeçilmiş ve tuz-buzken her şey ...
Daha fazla kırılamazdık...
Hangi düşten daha gerçektik?
Yaralarımız kadar emin olduk geçmişin gerçekliğinden...
En çok anımsadığımız, en derin yarayı bırakandı...
Her ulaşılamayan kadar sevdik ulaşılmayanımızı...
Ve sonra anladık ki;
Bir gölge oyunuydu aslında hayat...
Düşlediklerimiz düşlediğimiz kadar var oldular...
İzin verdiğimiz kadar yaralayabildiler...
Daha ötesine güçleri yetmezdi...
........
Susuz bir yazın kuruttuğu, solan bir bahçede, en coşkulu yeşilin izlerini ararken gözlerim, inadına güzün kokusu siniyor üstüme üstüme...
Esin ARDIÇ
Yokuş aşağı bir yolda, yolun eğimine bırakmış kendimi ilerlerken, Eylül hüznüyle üşüyor yüreğim ve git gide solan bir maviye benziyor hayat...
Kısa ve öz bir bildirge son sayfada...
Bildiren kimliği, bilgilendirmiş sayıyor kendini...
Ve bilgilenmiş farzediyor bildirilen kimliği...
Yan yana düşmüş ve sahipsiz bir kaç kelime, boş bir sayfanın iki satırında ince bir sızı gibi asılı dururken, sessiz bir film gibi akıp gidiyor hayat, sahneler arasındaki kopukluk anlaşılamadan...
Kaç kelime içimize hapsedilmiş sorulara yanıt olabilir ki?
İnadına bir çözümsüzlükle, faili meçhul bir cinayet dosyası gibi tozlu raflara kaldırıldığında aşk; iğreti kalıyoruz...
Muhatabı olmayan her söz kadar anlamını yitiriyor ve şahitsiz kalıyor hayat...
Yakamızı bırakmayan bir eksiklik duygusu...
Hiç bir yere not düşülmüyor artık hiç bir söz...
Yaşamaktan daha zorlu bir sınav yokken, hangi not belirler, tekrarı olmayan bu sınavdaki başarıyı?
Barikatlar kurulsa da yollar üstüne, ölümün ölümsüzlüğüne uzanıyor bütün yollar...
Bir siper ardına saklanıyor kaçak yolcu...
Baştan sona yazılamıyor hiç bir masal...
Her masal biraz eksik ve biraz yarım...
Bir yıldız kayıyor...
Bir kahraman eksiliyor masalımızdan...
Ve her ölüm, kendi ölümsüzlüğünün destanını yazıyor...
.....
Bir avuç hayal, nafile umutlar gibi akıp gitti hayatımızdan...
Parça ve bölüktü...
Kırık bir aynaya bakar gibi baktık...
İnandık ona da, her yalan gibi...
Kırılma noktasını çoktan aşmıştık...
Vazgeçilmiş ve tuz-buzken her şey ...
Daha fazla kırılamazdık...
Hangi düşten daha gerçektik?
Yaralarımız kadar emin olduk geçmişin gerçekliğinden...
En çok anımsadığımız, en derin yarayı bırakandı...
Her ulaşılamayan kadar sevdik ulaşılmayanımızı...
Ve sonra anladık ki;
Bir gölge oyunuydu aslında hayat...
Düşlediklerimiz düşlediğimiz kadar var oldular...
İzin verdiğimiz kadar yaralayabildiler...
Daha ötesine güçleri yetmezdi...
........
Susuz bir yazın kuruttuğu, solan bir bahçede, en coşkulu yeşilin izlerini ararken gözlerim, inadına güzün kokusu siniyor üstüme üstüme...
Esin ARDIÇ
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Bir Kadının Günlüğü
>Bir Kadının Günlüğü (tüm kadınlara ithaf olunur.)
>*Biriyle tanıştım .
>Çok hoş .
>Galiba o da benden hoşlandı .
>Bakışlarından anladım .
>Hem hoşlanmasa neden telefonumu istesin ?
>*Acaba arayacak mı ?
>Aslında ben de onu ararsam olur ama çok hevesli olduğumu anlamasın.
>*Aradı .
>Sesini duyunca çok heyecanlandım .
>Saçma sapan konuştum .
>Sanki beklemediğim bir telefondu .
>Ya aptal olduğumu düşünüp bir daha aramazsa .
>*Her an aklımda .
>Çok yakışıklı .
>Saçlarının önü dökük .
>Tam beğendiğim gibi .
>*Nihayet tekrar aradı .
>Akşam buluşuyoruz .
>Heyecandan ölüyorum .
>Ne giyeceğim ben şimdi ?
>Çok güzel olmalıyım .
>Vurulmalı .
>*Kahretsin , saçım hiç güzel olmadı .
>*Harikaydı .
>Gözleri çok güzel .
>Çok da güzel bakıyor .
>*Galiba , aşık oluyorum .
>Adını duyduğumda bile avuçlarım terliyor .
>*Bugün elimi tuttu .
>Ölüyorum zannettim .
>*Aşığım .
>Kesinlikle .
>O da bana .
>Eminim .
>Sanki birbirimiz için yaratılmışız .
>*Ten uyumu dedikleri bu olmalı .
>Ya ona hiç rastlamasaydım .
>*iki dakikada bir telefonu kontrol ediyorum .
>Mesaj var mı diye .
>*Gelen mesajları alt alta yazsam , harika bir aşk şiiri çıkar ortaya
>Tabii benim gönderdiklerimden de .
>*Çok iyi anlaşıyoruz .
>Onun sevdiği her şeyi seviyorum .
>*Müthiş biri .
>Beni çok seviyor .
>Her an beni düşündüğünü söylüyor .
>Ben de onu .
>Ona çok güveniyorum .
>Onun dışında başka şeylerle uğraşmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum .
>Her an yanında olmak istiyorum .
>*Arkadaşlarımı atlatıp onunla buluştum .
>Her şeyi biliyor .
>Hayranım .
* * *
>*Bugün arkadaşlarıyla maç seyredeceklermiş .
>Bozuldum .
>Maç benden önemli mi ?
>*Eski sevgilisi nasıl biriydi acaba ?
>*Bugün sadece 6 defa aradı .
>Oysa dün 8 defa aramıştı .
>Allah'ım çok mutsuzum .
>*Çok mutluyum .
>*Çok mutsuzum .
>*Acaba benden öncekilere de aynı şeyleri söylüyor muydu ?
>*Onu çok seviyorum , ama o benimle yeterince ilgilenmiyor .
>Saçlarımın ucunu 1 cm. kestirdiğimi fark etmedi .
>Çok mutsuzum .
>*Beraberken televizyon seyrediyor .
>Eskiden sadece gözlerime bakardı .
>Beni aldatıyor olabilir mi ?
>*Harika bir gün geçirdik .
>Birbirimizi çok seviyoruz .
>*Gece yatınca düşündüm de , akşam yemekte bir an arka masadaki kıza baktı galiba .
>*Saçlarımın rengini bir ton daha açmalıyım .
>*Evet .
>Artık eminim .
>Beni sevmiyor .
>Saçımın rengini açtığımı anlamadı ,
>'' Sen makyajını mı değiştirdin ? '' dedi .
>*Ölsün istiyorum .
>Hayır .
>Önce ben öleyim , o da vicdan azabından ölsün .
>*Beni aldatıyor .
>Kesinlikle .
>Gerçi elimde hiçbir ipucu yok ama , eminim .
>Hem neden aldatmasın ?
>Erkek değil mi ?
>*Şüphelerimde haksızmışım .
>Uzun uzun beni ne kadar sevdiğini anlattı .
>Ben de onu seviyorum .
>*Ben de onu aldatmalıyım .
>Görür o gününü .
>*Sürekli dır dır ettiğimi söyledi .
>Kıskançlığımdan bunalmış .
>Çok mutsuzum .
>Bugünden itibaren başka biri olacağım .
>Beni zıvanadan çıkaran kendisi .
>Sürekli başka şeylerle meşgul. ışi , arkadaşları , maçlar , arabası , televizyon ...
>O halde neden benimle birlikte ?
>*Ayrılmamız lazım .
>Ondan nefret ediyorum .
>Allah'ım ya beni terk ederse ?
>*iki gündür beni sevdiğini söylemedi .
>Başka birine aşık olmuş olabilir mi ?
>Çok mutsuzum .
>*Bir kucak çiçekle geldi .
>Beni çok seviyor .
>Ben de onu .
>Zaten ne yapıyorsam aşırı sevgiden yapıyorum .
>*Aşırı sevgimin bir faydasını görmemiş .
>'' Beni normal sev '' dedi .
>Ruhsuz .
>Allah'ım ben bu adamı nasıl sevdim ?
>Aşkın , '' a '' sından haberi yok .
* * *
>*Benim gibi bir kadına bu nasıl yapılır ?
>Çok bencil .
>Nasıl daha önce fark etmedim ?
>Yıllarım ziyan oldu .
>Bunun acısını çıkaracağım ondan .
>Ona bir oyun edeceğim , hiç unutamayacak .
>*Allah 'ım , onu kaybetmek istemiyorum .
>Kel kafalı , patlak gözlü ne olacak .
>*Beni bir gün bile mutlu edemedi .
>Onu başkasına yar etmeyeceğim .
>Dokunduğumda tüylerim diken diken oluyor .
>Sinir şey .
>Onu hiçbir zaman sevmedim zaten .
>Terk ediyorum .
>Kesin kararlıyım .
>*Hayır , terk etmiyorum .
>Ona hayatı zindan edeceğim .
>*Yarın bütün yaptıklarını bir bir yüzüne haykıracağım .
>Onu çok sevdim .
>Bunu hiç anlamadı .
>Duygusuz.
>Sesini bile duymak istemiyorum .
>*Neden aramıyor acaba ?
>*inanamıyorum .
>Ortada hiçbir şey yokken benden ayrılmak istediğini söyledi .
>Asla ayrılmam .
>Onu çok sevdiğimi söyledim .
>Öldürmek istiyorum .
>Aşkımdan ölmeli , ayaklarıma kapanmalı .
>Bu ilişki ancak o zaman bitebilir .
>PAKİZE SUDA
>Bir Kadının Günlüğü (tüm kadınlara ithaf olunur.)
>*Biriyle tanıştım .
>Çok hoş .
>Galiba o da benden hoşlandı .
>Bakışlarından anladım .
>Hem hoşlanmasa neden telefonumu istesin ?
>*Acaba arayacak mı ?
>Aslında ben de onu ararsam olur ama çok hevesli olduğumu anlamasın.
>*Aradı .
>Sesini duyunca çok heyecanlandım .
>Saçma sapan konuştum .
>Sanki beklemediğim bir telefondu .
>Ya aptal olduğumu düşünüp bir daha aramazsa .
>*Her an aklımda .
>Çok yakışıklı .
>Saçlarının önü dökük .
>Tam beğendiğim gibi .
>*Nihayet tekrar aradı .
>Akşam buluşuyoruz .
>Heyecandan ölüyorum .
>Ne giyeceğim ben şimdi ?
>Çok güzel olmalıyım .
>Vurulmalı .
>*Kahretsin , saçım hiç güzel olmadı .
>*Harikaydı .
>Gözleri çok güzel .
>Çok da güzel bakıyor .
>*Galiba , aşık oluyorum .
>Adını duyduğumda bile avuçlarım terliyor .
>*Bugün elimi tuttu .
>Ölüyorum zannettim .
>*Aşığım .
>Kesinlikle .
>O da bana .
>Eminim .
>Sanki birbirimiz için yaratılmışız .
>*Ten uyumu dedikleri bu olmalı .
>Ya ona hiç rastlamasaydım .
>*iki dakikada bir telefonu kontrol ediyorum .
>Mesaj var mı diye .
>*Gelen mesajları alt alta yazsam , harika bir aşk şiiri çıkar ortaya
>Tabii benim gönderdiklerimden de .
>*Çok iyi anlaşıyoruz .
>Onun sevdiği her şeyi seviyorum .
>*Müthiş biri .
>Beni çok seviyor .
>Her an beni düşündüğünü söylüyor .
>Ben de onu .
>Ona çok güveniyorum .
>Onun dışında başka şeylerle uğraşmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum .
>Her an yanında olmak istiyorum .
>*Arkadaşlarımı atlatıp onunla buluştum .
>Her şeyi biliyor .
>Hayranım .
* * *
>*Bugün arkadaşlarıyla maç seyredeceklermiş .
>Bozuldum .
>Maç benden önemli mi ?
>*Eski sevgilisi nasıl biriydi acaba ?
>*Bugün sadece 6 defa aradı .
>Oysa dün 8 defa aramıştı .
>Allah'ım çok mutsuzum .
>*Çok mutluyum .
>*Çok mutsuzum .
>*Acaba benden öncekilere de aynı şeyleri söylüyor muydu ?
>*Onu çok seviyorum , ama o benimle yeterince ilgilenmiyor .
>Saçlarımın ucunu 1 cm. kestirdiğimi fark etmedi .
>Çok mutsuzum .
>*Beraberken televizyon seyrediyor .
>Eskiden sadece gözlerime bakardı .
>Beni aldatıyor olabilir mi ?
>*Harika bir gün geçirdik .
>Birbirimizi çok seviyoruz .
>*Gece yatınca düşündüm de , akşam yemekte bir an arka masadaki kıza baktı galiba .
>*Saçlarımın rengini bir ton daha açmalıyım .
>*Evet .
>Artık eminim .
>Beni sevmiyor .
>Saçımın rengini açtığımı anlamadı ,
>'' Sen makyajını mı değiştirdin ? '' dedi .
>*Ölsün istiyorum .
>Hayır .
>Önce ben öleyim , o da vicdan azabından ölsün .
>*Beni aldatıyor .
>Kesinlikle .
>Gerçi elimde hiçbir ipucu yok ama , eminim .
>Hem neden aldatmasın ?
>Erkek değil mi ?
>*Şüphelerimde haksızmışım .
>Uzun uzun beni ne kadar sevdiğini anlattı .
>Ben de onu seviyorum .
>*Ben de onu aldatmalıyım .
>Görür o gününü .
>*Sürekli dır dır ettiğimi söyledi .
>Kıskançlığımdan bunalmış .
>Çok mutsuzum .
>Bugünden itibaren başka biri olacağım .
>Beni zıvanadan çıkaran kendisi .
>Sürekli başka şeylerle meşgul. ışi , arkadaşları , maçlar , arabası , televizyon ...
>O halde neden benimle birlikte ?
>*Ayrılmamız lazım .
>Ondan nefret ediyorum .
>Allah'ım ya beni terk ederse ?
>*iki gündür beni sevdiğini söylemedi .
>Başka birine aşık olmuş olabilir mi ?
>Çok mutsuzum .
>*Bir kucak çiçekle geldi .
>Beni çok seviyor .
>Ben de onu .
>Zaten ne yapıyorsam aşırı sevgiden yapıyorum .
>*Aşırı sevgimin bir faydasını görmemiş .
>'' Beni normal sev '' dedi .
>Ruhsuz .
>Allah'ım ben bu adamı nasıl sevdim ?
>Aşkın , '' a '' sından haberi yok .
* * *
>*Benim gibi bir kadına bu nasıl yapılır ?
>Çok bencil .
>Nasıl daha önce fark etmedim ?
>Yıllarım ziyan oldu .
>Bunun acısını çıkaracağım ondan .
>Ona bir oyun edeceğim , hiç unutamayacak .
>*Allah 'ım , onu kaybetmek istemiyorum .
>Kel kafalı , patlak gözlü ne olacak .
>*Beni bir gün bile mutlu edemedi .
>Onu başkasına yar etmeyeceğim .
>Dokunduğumda tüylerim diken diken oluyor .
>Sinir şey .
>Onu hiçbir zaman sevmedim zaten .
>Terk ediyorum .
>Kesin kararlıyım .
>*Hayır , terk etmiyorum .
>Ona hayatı zindan edeceğim .
>*Yarın bütün yaptıklarını bir bir yüzüne haykıracağım .
>Onu çok sevdim .
>Bunu hiç anlamadı .
>Duygusuz.
>Sesini bile duymak istemiyorum .
>*Neden aramıyor acaba ?
>*inanamıyorum .
>Ortada hiçbir şey yokken benden ayrılmak istediğini söyledi .
>Asla ayrılmam .
>Onu çok sevdiğimi söyledim .
>Öldürmek istiyorum .
>Aşkımdan ölmeli , ayaklarıma kapanmalı .
>Bu ilişki ancak o zaman bitebilir .
>PAKİZE SUDA
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Ateş
Tüm toplumlar genelinde doğu toplumlarının ateşe karşı özel bir ilgisi vardır.İlgi ve sevginin nerede korkuya dönüştüğü ise ayrı bir yazı konudur belki.Bu ilgi doğaya ateşle karşı çıkma sevinci midir,Zerdüştlüğün etkisi midir garip bir fantezi midir bilinmez. Ama doğu toplumlarında ateşle az çok haşir neşirlik vardır.Bugün son temsilcilerinin İranda Ateşgedeler de yakılı tuttukları ateş bin yıllardır insanların yüreğini ve bedenini yaka gelmektedir.
Doğu toplumları ateş sevgisini o kadar abartmışlardır ki bayram seyranlarda üzerinden atlamayı bile fanteziye dönüştürebilmişlerdir. Bugünün mantığıyla ateşin üzerinden atlamanın nasıl bir zevk verdiğini anlamak zor, fakat Batı toplumlarında da durum çok farklı değildir. Feraset dışı paralarla yaptırılan konutlarda ısınmayı teknolojiye tevdi etmişken salonun bir yerine şömine koydurmak ateş sevgisi değil de nedir?
İnsanoğlu ateşle ısınma, aydınlanma, haberleşme, öldürme, cezalandırma, alet yapma, doğaya hükmetme ve envai şeyle yetinmeyerek hayvan terbiye etmede kullanacak kadar abartmıştır. Ateşle cezalandırma Nemrut’tan Hitler’e kadar süre gelen zaman diliminde çeşitli toplumlarda özellikle hükümranlarca kullanılmıştır.
Medeniyetlerin olmazsa olmaz öğesi ateş bugünkü yaşamın da mimarlarındandır. Demiri eğme gücünü insanoğluna veren ateş değil midir? Kumu şeffaf bir maddeye çeviren sanatın adı da ateştir.İbrahim’i ve Aynzeliha’ yı yakmayan ateş yüzyıllardır insanoğlunu silah ateşiyle yakmaktadır.
Prometenin Tanrılardan çaldığı ateşten, Bağdat kütüphanelerini yakan Moğol ateşine, Sanayi devriminden sigaranızın ucundaki ateşe, Yunan olimpiyat meşalesinden bilgisayar ekranınızdaki sanal ateşe kadar ateşin yaşamınızdaki yerini sorguladınız hiç?
Ateşi ister kimyasal bir olay olarak algılayın ister mistik bir öğe olarak algılayın. Ateş algılaamanızda yüreğinizi bir Zerdüşt Ateşgede’sine çeviren sevgiliyi anımsamıyorsanız ateş algınızı gözden geçirmekte büyük yarar vardır.
Mehmet BEYAZTAŞ
Tüm toplumlar genelinde doğu toplumlarının ateşe karşı özel bir ilgisi vardır.İlgi ve sevginin nerede korkuya dönüştüğü ise ayrı bir yazı konudur belki.Bu ilgi doğaya ateşle karşı çıkma sevinci midir,Zerdüştlüğün etkisi midir garip bir fantezi midir bilinmez. Ama doğu toplumlarında ateşle az çok haşir neşirlik vardır.Bugün son temsilcilerinin İranda Ateşgedeler de yakılı tuttukları ateş bin yıllardır insanların yüreğini ve bedenini yaka gelmektedir.
Doğu toplumları ateş sevgisini o kadar abartmışlardır ki bayram seyranlarda üzerinden atlamayı bile fanteziye dönüştürebilmişlerdir. Bugünün mantığıyla ateşin üzerinden atlamanın nasıl bir zevk verdiğini anlamak zor, fakat Batı toplumlarında da durum çok farklı değildir. Feraset dışı paralarla yaptırılan konutlarda ısınmayı teknolojiye tevdi etmişken salonun bir yerine şömine koydurmak ateş sevgisi değil de nedir?
İnsanoğlu ateşle ısınma, aydınlanma, haberleşme, öldürme, cezalandırma, alet yapma, doğaya hükmetme ve envai şeyle yetinmeyerek hayvan terbiye etmede kullanacak kadar abartmıştır. Ateşle cezalandırma Nemrut’tan Hitler’e kadar süre gelen zaman diliminde çeşitli toplumlarda özellikle hükümranlarca kullanılmıştır.
Medeniyetlerin olmazsa olmaz öğesi ateş bugünkü yaşamın da mimarlarındandır. Demiri eğme gücünü insanoğluna veren ateş değil midir? Kumu şeffaf bir maddeye çeviren sanatın adı da ateştir.İbrahim’i ve Aynzeliha’ yı yakmayan ateş yüzyıllardır insanoğlunu silah ateşiyle yakmaktadır.
Prometenin Tanrılardan çaldığı ateşten, Bağdat kütüphanelerini yakan Moğol ateşine, Sanayi devriminden sigaranızın ucundaki ateşe, Yunan olimpiyat meşalesinden bilgisayar ekranınızdaki sanal ateşe kadar ateşin yaşamınızdaki yerini sorguladınız hiç?
Ateşi ister kimyasal bir olay olarak algılayın ister mistik bir öğe olarak algılayın. Ateş algılaamanızda yüreğinizi bir Zerdüşt Ateşgede’sine çeviren sevgiliyi anımsamıyorsanız ateş algınızı gözden geçirmekte büyük yarar vardır.
Mehmet BEYAZTAŞ
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Giden Mi Kalan Mı Yalnızdır
Giden mi kalan mı yalnızdır bilinmez demiştin, gözlerimi gözlerinden ayırmak istemediğim o hüzün dolu ayrılık akşamında...
Bu ayrılık diğer ayrılıklara benzemiyordu. Sen bunu benden önce fark ettin.
Bense, hissettiğim halde görmezden geldim...
Dünyanın neresine, yaşamın hangi ücra köşesine gidersem gideyim, sensizlik bana en dayanılmaz acıları, en çekilmez hüzünleri yaşatacak ve bunları bile bile yaşamak zorunda kaldığım için, senden uzak kalmak uğruna yangına körükle gittiğim için artık alışmıştım bu iç çekişlere, bu sonsuz yalnızlığa, kabus sensizliğe...
Gözlerimin içine bakıyordun, yeni başlayan ve sanki hiç bitmeyecek olan bir özlemle...
İçimdeki fırtınaları dindirmek istiyorum gözlerinde... diye yazmıştın...
O akşam kelimeler, içindekiler, kalbine sığdırmaya uğraştığın onca yoğun duygular, bana söylemek istediğin halde bir türlü söyleyemediğin, gözlerimin içine bakarak o anlamlı bakışlarınla anlatmaya çalıştığın o kaos içinde çırpınan tüm kelimeler artık isyan ediyordu...
Senin ruhundan benim kalbime doğru hücum ediyordu hepsi, ve ben, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeyen, baskı altında olan insanların yaptığı gibi kıpırdayamıyor, konuşamıyor, ne olacağını düşünemiyordum...
Adeta kilitlenmiştik o anda, ve biliyorum, ikimizde aynı şeyi düşünüyor ve aklımıza takılan bu zor soruya cevap bulmaya çalışıyorduk...
Giden mi yalnızdır kalan mı?
Bu sorunun cevabını her gün, her an düşündüm sevdiğim...
Senden uzak kaldığım o işkence dolu günlerde, o uykusuz saatlerde, seni düşündüğüm, yüzünü hayal ettiğim zamanlar hep bu soru hançer gibi saplanıyordu yüreğime...
Senden çok uzaktaydım artık, günlerdir konuşmuyorduk...
Seni, benliğini o kadar özlemiştim ki, sanki baktığım her tarafta senin o vazgeçilmez yüzünü, o benliğinin açıkça yansıdığı o eşsiz yüz ifadeni görüyordum...
Ama içimden gelen alışkın olduğum o his, bana yalnız olduğunu ve bana sorduğun o sorunu cevabını senin çoktan bulduğunu, kalanın yalnız olduğunu kabullendiğini ve bedeli ne olursa olsun senin yanında olmamdan başka bir şey istemediğini söylüyordu... Ama bilirsin, içimden gelen o seslere inanmayı sevmem ben...
O hisleri yaşamımda karşılaştığım yapmacık insanlara benzetirim.
Ne olduklarını ve neler yapabileceklerini bilirim, ama asla inanmam ve güvenmem onlara...güvenmek istemem...
Sanki ben istediğim, ben düşündüğüm için iyi görünürler gözüme, ama gerçekle hiçbir alakaları yoktur...
İşte bu yüzden inanmak istemiyordum yalnız kaldığına, acı çektiğine, beni özlediğine ve ne olursa olsun beni bekleyeceğine...
Acı çektirmeyi sevmem ben, bilirsin.
Acı çekmek, yalnız kalmak ve o sessiz yalnızlıklarda içimden ismini sayıklamak, yanımda olman için umutsuzca yalvarmak bana göre...
Beni buna sen alıştırdın, ben yıllardır buna alıştım, acı çekmek artık yandaşım...
Ben bunları yaşarken aynılarını senin de yaşamanı kaldıramam.
Yalnızlığı ben yaşamalıyım, sensizliğin acılarını, isyanlarını ben çekmeliyim, tek başıma...
Sen ne kadar anlamaya çalışsan da, sensizken yaşadıklarımı asla yaşayamazsın, hissedemezsin.
Kalan değil, gidendir yalnız kalan sevdiğim...
Giden yalnızlık için, acı çekmek için, isyan etmek için bırakır gider, kalan aynılarını yaşamak zorunda kalmasın diye...
Yalnızım işte...bunu yaşayacağımı bile bile kalmadım, kalamadım yanında...
Yalnız kalmaya, sensiz olmaya, acı çekmeye ve buna ne kadar dayanabileceğimi görmeye ihtiyacım vardı.
Sensiz kalmak bana çok şey öğretti...
İlk öğrendiğim, son dakikalarımızda bana sorduğun o sorunun cevabı oldu...
Gidendir yalnız kalan sevdiğim...
Yalnız değilsin, biliyorum.
Yalnızım, görüyorsun...
İkinci öğrendiğim şey ise ben burada sensizken, mutsuzken, içimde hayata karşı hiçbir istek, hiçbir beklenti ve yaşama hırsı yokken, senin orda yalnız olmadığını ve seni düşündüğüm, seni yaşadığım kadar beni yaşamadığını çok iyi biliyorum...
Senden uzaklaşmak, sensiz yapıp yapamayacağımı görebilmek, bu korkunç yalnızlığa ne kadar tahammül edebileceğimi görmek içindi seni orda bir başına bırakıp, bu sürgün yaşamda yalnızlığı, sensizliği seçmem...
Bir gün mutlaka döneceğim, biliyorum...
Çünkü bu ölümcül yalnızlığa daha fazla dayanamayacağımın farkına vardım.
Ben burada yalnız olsam da, senin orda yalnız olmadığının ve sırf tek başına olmamak için en olmadık, sana ve ruhuna en yabancı ve bilinmez insanlarla birlikte olduğunun farkındayım.
Bütün bunlarla yüz yüze geleceğini bilerek terk ettim seni ve yola çıktım kendi yalnızlığımla...
Yalnızlığımı yaşadıkça, sensiz olduğumu hissettikçe aklıma sorduğun soru geldi, sorunun cevabını bulmaya çalıştıkça aklıma sen geldin, ve sen aklımda oldukça bu yaşadığım hayat, bu hissettiğim yalnızlık, durmadan duymazdan geldiğim o içimdeki sesler ve yalnız olanın ben olduğumu kabullenişim çığrından çıktı içimdeki fırtınalarda...
Seni, bile bile en olmadık zamanda, çok bildik bir mekanda ve ruhuna en yabancı olan insancıklarla bir başına bırakıp terk ettim...
Döneceğim seni bıraktığım o yerlere, giden ve gittiği gibi geri dönen olacağım, biliyorum...
Oysa biliyorum, kalan değil, gidendir yalnız olan...
Oysa özlediğim, biliyorsun, giden değil kalandır terk eden...
Bir de gör beni, giderken bana yazdığın yazıda, kendi gözünden ve kendi kalbinden:
“Karanlığıma gömerken seni sessiz çığlıklarım vardı içimde...korkularım, yine bana kalan yalnızlığım vardı. Zormuş; bu kadar yakın olupta uzak durmak,bu kadar uzak olupta seninle dolmak...yazmanın en iyi şey olduğunu söylerdin hep bana inan ki o bile durduramıyor içimde sana doğru akan seli...iki düşünüp bir yazıyorum her zamanki gibi öyle alışmışım ki kendimi sınırlandırmaya. gidiyorsun artık çok uzaklara,.varlığını ilk defa bu kadar derinlerde hissedip,kendimi sana açmışken gidiyorsun işte... içimdeki yerini zor fark etti benliğim, yokluğunla daha da yorulacak, belki de darmadağın olacak... gözlerimdir konuşan sadece. isyanlarımı, korkularımı, daralan zamanımı, yalnızlığımı anlattı herkese hiç kimsenin onları hiç kimsenin anlayamayacağını bildiği halde, belki de buydu onu rahatlatan... inan ki içimdeki dünyam, içinde bulunduğum dünyadan daha büyük... en büyük farkları; içimdeki... benim dünyamda herkes olması gereken yerde, hakkettiği gibi...
Gidişini düşünmek bile korkutuyor beni... Tarifi olmayan duygularımla sana uyanıyorum her sabah, Varlığınla çoğalıp yokluğunla eksiliyorum...”
Mine BAHADIR
Giden mi kalan mı yalnızdır bilinmez demiştin, gözlerimi gözlerinden ayırmak istemediğim o hüzün dolu ayrılık akşamında...
Bu ayrılık diğer ayrılıklara benzemiyordu. Sen bunu benden önce fark ettin.
Bense, hissettiğim halde görmezden geldim...
Dünyanın neresine, yaşamın hangi ücra köşesine gidersem gideyim, sensizlik bana en dayanılmaz acıları, en çekilmez hüzünleri yaşatacak ve bunları bile bile yaşamak zorunda kaldığım için, senden uzak kalmak uğruna yangına körükle gittiğim için artık alışmıştım bu iç çekişlere, bu sonsuz yalnızlığa, kabus sensizliğe...
Gözlerimin içine bakıyordun, yeni başlayan ve sanki hiç bitmeyecek olan bir özlemle...
İçimdeki fırtınaları dindirmek istiyorum gözlerinde... diye yazmıştın...
O akşam kelimeler, içindekiler, kalbine sığdırmaya uğraştığın onca yoğun duygular, bana söylemek istediğin halde bir türlü söyleyemediğin, gözlerimin içine bakarak o anlamlı bakışlarınla anlatmaya çalıştığın o kaos içinde çırpınan tüm kelimeler artık isyan ediyordu...
Senin ruhundan benim kalbime doğru hücum ediyordu hepsi, ve ben, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeyen, baskı altında olan insanların yaptığı gibi kıpırdayamıyor, konuşamıyor, ne olacağını düşünemiyordum...
Adeta kilitlenmiştik o anda, ve biliyorum, ikimizde aynı şeyi düşünüyor ve aklımıza takılan bu zor soruya cevap bulmaya çalışıyorduk...
Giden mi yalnızdır kalan mı?
Bu sorunun cevabını her gün, her an düşündüm sevdiğim...
Senden uzak kaldığım o işkence dolu günlerde, o uykusuz saatlerde, seni düşündüğüm, yüzünü hayal ettiğim zamanlar hep bu soru hançer gibi saplanıyordu yüreğime...
Senden çok uzaktaydım artık, günlerdir konuşmuyorduk...
Seni, benliğini o kadar özlemiştim ki, sanki baktığım her tarafta senin o vazgeçilmez yüzünü, o benliğinin açıkça yansıdığı o eşsiz yüz ifadeni görüyordum...
Ama içimden gelen alışkın olduğum o his, bana yalnız olduğunu ve bana sorduğun o sorunu cevabını senin çoktan bulduğunu, kalanın yalnız olduğunu kabullendiğini ve bedeli ne olursa olsun senin yanında olmamdan başka bir şey istemediğini söylüyordu... Ama bilirsin, içimden gelen o seslere inanmayı sevmem ben...
O hisleri yaşamımda karşılaştığım yapmacık insanlara benzetirim.
Ne olduklarını ve neler yapabileceklerini bilirim, ama asla inanmam ve güvenmem onlara...güvenmek istemem...
Sanki ben istediğim, ben düşündüğüm için iyi görünürler gözüme, ama gerçekle hiçbir alakaları yoktur...
İşte bu yüzden inanmak istemiyordum yalnız kaldığına, acı çektiğine, beni özlediğine ve ne olursa olsun beni bekleyeceğine...
Acı çektirmeyi sevmem ben, bilirsin.
Acı çekmek, yalnız kalmak ve o sessiz yalnızlıklarda içimden ismini sayıklamak, yanımda olman için umutsuzca yalvarmak bana göre...
Beni buna sen alıştırdın, ben yıllardır buna alıştım, acı çekmek artık yandaşım...
Ben bunları yaşarken aynılarını senin de yaşamanı kaldıramam.
Yalnızlığı ben yaşamalıyım, sensizliğin acılarını, isyanlarını ben çekmeliyim, tek başıma...
Sen ne kadar anlamaya çalışsan da, sensizken yaşadıklarımı asla yaşayamazsın, hissedemezsin.
Kalan değil, gidendir yalnız kalan sevdiğim...
Giden yalnızlık için, acı çekmek için, isyan etmek için bırakır gider, kalan aynılarını yaşamak zorunda kalmasın diye...
Yalnızım işte...bunu yaşayacağımı bile bile kalmadım, kalamadım yanında...
Yalnız kalmaya, sensiz olmaya, acı çekmeye ve buna ne kadar dayanabileceğimi görmeye ihtiyacım vardı.
Sensiz kalmak bana çok şey öğretti...
İlk öğrendiğim, son dakikalarımızda bana sorduğun o sorunun cevabı oldu...
Gidendir yalnız kalan sevdiğim...
Yalnız değilsin, biliyorum.
Yalnızım, görüyorsun...
İkinci öğrendiğim şey ise ben burada sensizken, mutsuzken, içimde hayata karşı hiçbir istek, hiçbir beklenti ve yaşama hırsı yokken, senin orda yalnız olmadığını ve seni düşündüğüm, seni yaşadığım kadar beni yaşamadığını çok iyi biliyorum...
Senden uzaklaşmak, sensiz yapıp yapamayacağımı görebilmek, bu korkunç yalnızlığa ne kadar tahammül edebileceğimi görmek içindi seni orda bir başına bırakıp, bu sürgün yaşamda yalnızlığı, sensizliği seçmem...
Bir gün mutlaka döneceğim, biliyorum...
Çünkü bu ölümcül yalnızlığa daha fazla dayanamayacağımın farkına vardım.
Ben burada yalnız olsam da, senin orda yalnız olmadığının ve sırf tek başına olmamak için en olmadık, sana ve ruhuna en yabancı ve bilinmez insanlarla birlikte olduğunun farkındayım.
Bütün bunlarla yüz yüze geleceğini bilerek terk ettim seni ve yola çıktım kendi yalnızlığımla...
Yalnızlığımı yaşadıkça, sensiz olduğumu hissettikçe aklıma sorduğun soru geldi, sorunun cevabını bulmaya çalıştıkça aklıma sen geldin, ve sen aklımda oldukça bu yaşadığım hayat, bu hissettiğim yalnızlık, durmadan duymazdan geldiğim o içimdeki sesler ve yalnız olanın ben olduğumu kabullenişim çığrından çıktı içimdeki fırtınalarda...
Seni, bile bile en olmadık zamanda, çok bildik bir mekanda ve ruhuna en yabancı olan insancıklarla bir başına bırakıp terk ettim...
Döneceğim seni bıraktığım o yerlere, giden ve gittiği gibi geri dönen olacağım, biliyorum...
Oysa biliyorum, kalan değil, gidendir yalnız olan...
Oysa özlediğim, biliyorsun, giden değil kalandır terk eden...
Bir de gör beni, giderken bana yazdığın yazıda, kendi gözünden ve kendi kalbinden:
“Karanlığıma gömerken seni sessiz çığlıklarım vardı içimde...korkularım, yine bana kalan yalnızlığım vardı. Zormuş; bu kadar yakın olupta uzak durmak,bu kadar uzak olupta seninle dolmak...yazmanın en iyi şey olduğunu söylerdin hep bana inan ki o bile durduramıyor içimde sana doğru akan seli...iki düşünüp bir yazıyorum her zamanki gibi öyle alışmışım ki kendimi sınırlandırmaya. gidiyorsun artık çok uzaklara,.varlığını ilk defa bu kadar derinlerde hissedip,kendimi sana açmışken gidiyorsun işte... içimdeki yerini zor fark etti benliğim, yokluğunla daha da yorulacak, belki de darmadağın olacak... gözlerimdir konuşan sadece. isyanlarımı, korkularımı, daralan zamanımı, yalnızlığımı anlattı herkese hiç kimsenin onları hiç kimsenin anlayamayacağını bildiği halde, belki de buydu onu rahatlatan... inan ki içimdeki dünyam, içinde bulunduğum dünyadan daha büyük... en büyük farkları; içimdeki... benim dünyamda herkes olması gereken yerde, hakkettiği gibi...
Gidişini düşünmek bile korkutuyor beni... Tarifi olmayan duygularımla sana uyanıyorum her sabah, Varlığınla çoğalıp yokluğunla eksiliyorum...”
Mine BAHADIR
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Umut
Ve, ulaşabildiğim her insanın kulağına bağırmak istediğim bir cümle:
"Önce ümitlerinizi öldürmek isteyecekler."
İlk hedefleri her zaman budur çünkü.
Ümitlerimize saldırır onlar.
Kurşuni mavi bulutlar denizin üstünde birikmiş. Tek başına bir kuş adaların üstünde eğlenceli taklalar atarak uçuyor, pikeler yapıyor, aniden yükseliyor, burgularla denize doğru inişe geçiyor.
O mesafeden kuşu bu kadar rahat görmemin nedeni, bulutların arasındaki bir çatlaktan sızan ışığın kanatlarına çarparak onu gümüşi bir nokta gibi parlatması.
Sanki bulutların arasından yakaladığı bir ışık ipliğini denizin üstünde gezdiriyor.
Parlak kanatlarıyla uzaklardan izlenebiliyor.
Başka bir ülkede başka bir adam, kararmakta olan bir gökyüzünün altında bir perinin sihirli sopası gibi peşinde ışıktan izler bırakarak uçan bu kuşu izlerken büyük bir ihtimalle hayata dair hoş şeyler düşünecek, gecesini aydınlatacak bir sevinç yakalayacaktı gördüklerinden.
Ama buradaki birçok insan gibi benim de içim kararmış.
Aklımda Hamlet’in ünlü satırı.
"Çürümüş bir şeyler var Danimarka’da."
Ve, ulaşabildiğim her insanın kulağına bağırmak istediğim bir cümle:
"Önce ümitlerinizi öldürmek isteyecekler."
İlk hedefleri her zaman budur çünkü.
Ümitlerimize saldırır onlar.
Bizi geleceğe taşıyacak, gelecek denen belirsizliğe güvenle uzanmamızı sağlayacak olan aydınlık köprü ümitlerimizden oluşur zira.
O köprüyü yıkmak, gelecekle bağlarımızı koparmak, bizi bugünün ağır yükü altında hapsetmek isterler.
Bugüne hapsolmak demek, bu umutsuzluk zindanından bizi kurtaracak birilerini aramak demektir.
Bombalardan, çocuklarımızın ölümünden, linçlerden, cinayetlerden, ürkütücü ilişkilerden, ezilip hırpalanmaktan, yoksulluktan kurtaracak birilerini.
Korkunç gerçek ise şudur:
Bizi kurtarmaya gelecek olanlar genellikle ümitlerimizi yok edenler, ümitlerimize saldıranlardır, ümitlerimizin katilleri olanlardır.
Geleceğimizi kurtarmak için, gelecekle aramızdaki köprüleri yıkanları çağırmamızı beklerler.
Tanrının lanetlileridir bunlar ve istisnasız her ırkın içine dağılmışlardır.
Daha geniş bir bölgeye sahip olmak isteyen sırtlan sürüleri gibi bazen birbirleriyle dalaşsalar da, zor zamanlarda işbirliği yapmaktan hiç kaçınmazlar.
Ümitleri yok edebilmek için kendi ırklarının çocuklarını ölüme göndermekten asla çekinmezler.
Hatta zaman zaman birlikte cinayetler işlerler, bombaları birlikte koyarlar.
Onlar birbirlerinin düşmanları değildir, onlar ümitlerin düşmanlarıdır.
Ümitler öldüğünde canlanırlar ancak.
Tam "ateşkes" istendiğinde minicik çocukları öldürecek bombaları patlatırlar ki kimse ümitlenmesin.
"Ümit yok" derler.
"Ancak sizi ben yönetirsem ümit olur."
Ve elbirliği ile insanları da, ümitleri de öldürürler.
Türk Kürt hiç fark etmez her ırkta bulunan bu lanetlilerin düşmanı ümittir ve onlar ümidin düşmanıdır.
Onlar ümitleri öldürmek için inlerinden çıktıklarında, mavi çakıntılı bir sonbahar göğünde bir ışık huzmesi gibi uçan kuşlardan kendinize bir sevinç yaratamazsınız.
Akşam rüzgarıyla ürperen deniz, bir sonsuzluk kervanı gibi ard arda dizilmiş yeşil tepeli adalar, bulutların arasından süzülen ışık serpintisi, sokaklarda yürüyen insanlar, kaldırımlardaki ağaçlar bir mateme bürünür.
Ruhunuza bir neşe sızmaz.
Gelecek kararır...
Onlara teslim olmayın.
Onların neye saldırdığını bilmek, bize neyi korumamız gerektiğini de gösteriyor.
Ümitlerimizi savunmalıyız.
Biliyorum, hayat bir orman yangını gibi üstümüze saldırırken ümitlerimizi korumak çok kolay değil.
Ama ümitlerimizi kaybetmek geleceğimizi kaybetmek anlamına gelecek.
Gelecek...
Ne kadar ışıklı bir sözcük.
O geleceğin içinde bizi bekleyen neler var; mutluluklar, acılar, unutulmayacak anlar, sürprizler, bir şehrayin gibi parlayacak yeni ümitler, huzurlu günler, içimizi hayallerle yakacak ihtiraslar.
Gelecek, bir define sandığı gibi karanlığın içinde kendisini bulmamızı bekliyor.
Bizi ümitlerimiz götürecek ona...
Biz nelerden geçtik, ne kalleş tuzaklardan, ne alçakça pusulardan, ne "**** zulalarından" geçtik.
Şimdi mi teslim olacaksınız?
Hayat, yelkenlerini şişirmiş büyük bir gemi gibi sizi o umutlarla dolu kıyılara götürmek için limanda hazır beklerken, bugüne dek rastlamadığınız büyük bir zenginliğe ve mutluluğa doğru yola çıkmaya hazırlanırken, tam da bu son anda teslim mi olacaksınız?
Asırlardır beklediğimiz "geleceğe" ilk kez bu kadar yaklaşmışken, bilgisayarları, internetleri, uzay yolculukları, robotları, rengarenk oyuncaklarıyla yepyeni bir çağ, yepyeni bir hayat bizi çağırırken vaz mı geçeceksiniz?
Bütün dünya sizinken, kendi ümitsizliğinizle kör mü olacaksınız?
Onların istedikleri de bu.
Bombaları, cinayetleri, alçakça tuzaklarıyla bazen Türk bazen Kürt kılığında karşınıza çıkan bu ümit katillerine geleceğinizi öldürtecek misiniz?
Size hep aynı şeyi fısıldıyorlar, "onlar düşmanımız".
"Onlar" değil düşmanınız, size "onların düşman" olduğunu söyleyenler asıl düşmanlarınız.
"Onlar düşman" diyen Kürtler var.
"Onlar düşman" diyen Türkler var.
Bunu diyenlere bir sorsanıza, "senin dost olduğun nerden belli?"
Sorsanıza onlara, "niye ümitlerimi öldürmek, beni bir düşmanlığa ve intikamın ateşine gömmek istiyorsun?"
Sorsanıza onlara, "ilk kez insanca yaşama imkanı kapımıza gelmişken, çocuklarımıza mutlu bir gelecek sağlayabilecekken neden bombalarınızla, silahlarınızla, düşmanlık saçan konuşmalarınızla önümüze dikiliyorsunuz?"
Sizin hayatlarınızın üstüne yerleştirecekleri kadifeden bir iktidar koltuğu için sizin bütün geleceğinizi yok etmek isteyenler var, Türklerden de var, Kürtlerden de var.
Tek korktukları sizin sorular sormanız.
Siz soru soracak gibi olduğunuzda, siz yaşananlara itiraz etmeye hazırlandığınızda sizi korkutmak için birlikte kampanyalar hazırlıyorlar.
Hayata sadece "silahla" biçim verilebileceğini söylüyorlar size.
Bunu söyleyenlerin hepsinin silahı var.
Hayata silahla biçim verilecekse, o biçimi verecek, tepenize çıkıp oturacak olanlar onlar.
"Hayata artık silahla değil, akılla biçim veriliyor," deyin onlara.
Aklımız var bizim, ümitlerimiz var, geleceğimiz var, bizi bekleyen yeni bir hayat, yeni bir dönem var.
Hem de öyle çok ümidimiz var ki...
Özgür olacağız, kimseden korkmadan konuşabileceğiz, herkes hakkında şaka yapabileceğiz, çocuklarımızı iyi yetiştireceğiz, dünyanın en gelişmiş yörelerinde çocuklar nelere sahip oluyorsa bizim çocuklarımız da onlara sahip olacak, depremde yıkılmayacak evlerimiz, bizi ezmeyecek bir düzenimiz, güzel okullarımız, temiz hastanelerimiz, mafyayla iç içe geçmeyen görevlilerimiz olacak.
Böyle bir hayata hazırlanıyoruz biz.
Güçlü bir ağaç gibi hayatımıza köklerini salacak gürbüz ümitler besliyoruz.
Öldürtmeyin ümitlerinizi.
Geleceğinizi öldürtmeyin.
Biliyor musunuz, siz ümitlerinize ve geleceğinize sahip çıktığınızda onlar ümitlerini kaybedecekler ve onlar ümitlerini kaybettiğinde bitecek bu cinayetler.
Ümitsiz kaldıklarında insanları öldürmeyecekler.
Bizim ümitsizliğimiz onları ümitlendiriyor.
Ümitlendikçe de daha çok cinayet işliyorlar.
Bir sonbahar göğünün altında oyunbaz bir ışık huzmesi gibi kuyruğunda gümüşten bir ibrişimle uçan bir kuş gördüğümüzde huzurla sevineceğimiz, bir kuşun uçuşuyla bile eğlenebileceğimiz zamanlar da olacak.
Çocuklarımız için endişelenmeyeceğiz.
Irkımız, dinimiz, dilimiz, cinsimiz değil, aklımız, yeteneğimiz, çalışkanlığımız önemli olacak.
İçinde insanların huşu içinde ibadet ettiği misk kokulu camilerimiz, gençlerin semah yaptığı cemevlerimiz, dünyanın dört bir yanından insanların eğlenmek için geldiği barlarımız, kulaklıklarından sevdikleri müzikleri dinleyen çocukların kitapları okuduğu kütüphanelerimiz, hastalarımızı güvenle emanet edeceğimiz hastanelerimiz, öğretmenlerin çocuklara sevgiyle davrandığı okullarımız olacak, her dilden şarkılar söylenecek, sevdiğimiz işlerde çalışacağız, isteyen istediği gibi giyinecek.
İmkansız gibi mi gözüküyor size?
Ama anlattığım gibi ülkeler var.
Niye onlar gibi olamayalım?
Oluruz.
Bu ihtimal kapımızda.
Olamayacağımıza sizi inandırmak isteyenler sizin ümitlerinizi öldürmek, sizi ümitsizliğe hapsetmek ve sizin başınıza geçip bir ömür orada hüküm sürmek isteyenler.
Biz, Kürdüz, Türküz, Lazız, Çerkeziz, Abhazayız, Ermeniyiz, Yahudiyiz, Rumuz, biz Ortodoksuz, Müslümanız, Sünniyiz, Aleviyiz, dinsiziz, sofuyuz.
Biz biraz tuhafız.
Dalgacıyız, öfkeliyiz, tembeliz ama biz en zor zamanda bile gülmeyi beceririz, bir büyük deprem bizi vurduğunda evdeki tek tencere yemeği paylaşırız, işler sıkıştığında deliler gibi çalışırız.
Bize insan olduğumuzu unutturmak isteseler, dinin, cinsin, ırkın insanlıktan önemli olduğunu söyleseler de insan olduğumuzu biliriz.
Ortak ümitlerimiz var bizim.
Boşverin siz ölümü hayattan çok sevenlere.
"Danimarka’da çürümüş bir şeyler olsa" da çürümeyenini de yaparız bir gün biz.
Işıktan bir kuş uçuyor denizin üstünde.
Onu huzurla seyredip sevineceğimiz zamanlar olacak.
Bunu ümit etmek, bu ümidi gerçekleştirecek.
Bir kuş uçuyor.
Ümitlerimizi hatırlayınca, ışıklı bir ümit gibi uçuyor işte.
Ahmet Altan
Ve, ulaşabildiğim her insanın kulağına bağırmak istediğim bir cümle:
"Önce ümitlerinizi öldürmek isteyecekler."
İlk hedefleri her zaman budur çünkü.
Ümitlerimize saldırır onlar.
Kurşuni mavi bulutlar denizin üstünde birikmiş. Tek başına bir kuş adaların üstünde eğlenceli taklalar atarak uçuyor, pikeler yapıyor, aniden yükseliyor, burgularla denize doğru inişe geçiyor.
O mesafeden kuşu bu kadar rahat görmemin nedeni, bulutların arasındaki bir çatlaktan sızan ışığın kanatlarına çarparak onu gümüşi bir nokta gibi parlatması.
Sanki bulutların arasından yakaladığı bir ışık ipliğini denizin üstünde gezdiriyor.
Parlak kanatlarıyla uzaklardan izlenebiliyor.
Başka bir ülkede başka bir adam, kararmakta olan bir gökyüzünün altında bir perinin sihirli sopası gibi peşinde ışıktan izler bırakarak uçan bu kuşu izlerken büyük bir ihtimalle hayata dair hoş şeyler düşünecek, gecesini aydınlatacak bir sevinç yakalayacaktı gördüklerinden.
Ama buradaki birçok insan gibi benim de içim kararmış.
Aklımda Hamlet’in ünlü satırı.
"Çürümüş bir şeyler var Danimarka’da."
Ve, ulaşabildiğim her insanın kulağına bağırmak istediğim bir cümle:
"Önce ümitlerinizi öldürmek isteyecekler."
İlk hedefleri her zaman budur çünkü.
Ümitlerimize saldırır onlar.
Bizi geleceğe taşıyacak, gelecek denen belirsizliğe güvenle uzanmamızı sağlayacak olan aydınlık köprü ümitlerimizden oluşur zira.
O köprüyü yıkmak, gelecekle bağlarımızı koparmak, bizi bugünün ağır yükü altında hapsetmek isterler.
Bugüne hapsolmak demek, bu umutsuzluk zindanından bizi kurtaracak birilerini aramak demektir.
Bombalardan, çocuklarımızın ölümünden, linçlerden, cinayetlerden, ürkütücü ilişkilerden, ezilip hırpalanmaktan, yoksulluktan kurtaracak birilerini.
Korkunç gerçek ise şudur:
Bizi kurtarmaya gelecek olanlar genellikle ümitlerimizi yok edenler, ümitlerimize saldıranlardır, ümitlerimizin katilleri olanlardır.
Geleceğimizi kurtarmak için, gelecekle aramızdaki köprüleri yıkanları çağırmamızı beklerler.
Tanrının lanetlileridir bunlar ve istisnasız her ırkın içine dağılmışlardır.
Daha geniş bir bölgeye sahip olmak isteyen sırtlan sürüleri gibi bazen birbirleriyle dalaşsalar da, zor zamanlarda işbirliği yapmaktan hiç kaçınmazlar.
Ümitleri yok edebilmek için kendi ırklarının çocuklarını ölüme göndermekten asla çekinmezler.
Hatta zaman zaman birlikte cinayetler işlerler, bombaları birlikte koyarlar.
Onlar birbirlerinin düşmanları değildir, onlar ümitlerin düşmanlarıdır.
Ümitler öldüğünde canlanırlar ancak.
Tam "ateşkes" istendiğinde minicik çocukları öldürecek bombaları patlatırlar ki kimse ümitlenmesin.
"Ümit yok" derler.
"Ancak sizi ben yönetirsem ümit olur."
Ve elbirliği ile insanları da, ümitleri de öldürürler.
Türk Kürt hiç fark etmez her ırkta bulunan bu lanetlilerin düşmanı ümittir ve onlar ümidin düşmanıdır.
Onlar ümitleri öldürmek için inlerinden çıktıklarında, mavi çakıntılı bir sonbahar göğünde bir ışık huzmesi gibi uçan kuşlardan kendinize bir sevinç yaratamazsınız.
Akşam rüzgarıyla ürperen deniz, bir sonsuzluk kervanı gibi ard arda dizilmiş yeşil tepeli adalar, bulutların arasından süzülen ışık serpintisi, sokaklarda yürüyen insanlar, kaldırımlardaki ağaçlar bir mateme bürünür.
Ruhunuza bir neşe sızmaz.
Gelecek kararır...
Onlara teslim olmayın.
Onların neye saldırdığını bilmek, bize neyi korumamız gerektiğini de gösteriyor.
Ümitlerimizi savunmalıyız.
Biliyorum, hayat bir orman yangını gibi üstümüze saldırırken ümitlerimizi korumak çok kolay değil.
Ama ümitlerimizi kaybetmek geleceğimizi kaybetmek anlamına gelecek.
Gelecek...
Ne kadar ışıklı bir sözcük.
O geleceğin içinde bizi bekleyen neler var; mutluluklar, acılar, unutulmayacak anlar, sürprizler, bir şehrayin gibi parlayacak yeni ümitler, huzurlu günler, içimizi hayallerle yakacak ihtiraslar.
Gelecek, bir define sandığı gibi karanlığın içinde kendisini bulmamızı bekliyor.
Bizi ümitlerimiz götürecek ona...
Biz nelerden geçtik, ne kalleş tuzaklardan, ne alçakça pusulardan, ne "**** zulalarından" geçtik.
Şimdi mi teslim olacaksınız?
Hayat, yelkenlerini şişirmiş büyük bir gemi gibi sizi o umutlarla dolu kıyılara götürmek için limanda hazır beklerken, bugüne dek rastlamadığınız büyük bir zenginliğe ve mutluluğa doğru yola çıkmaya hazırlanırken, tam da bu son anda teslim mi olacaksınız?
Asırlardır beklediğimiz "geleceğe" ilk kez bu kadar yaklaşmışken, bilgisayarları, internetleri, uzay yolculukları, robotları, rengarenk oyuncaklarıyla yepyeni bir çağ, yepyeni bir hayat bizi çağırırken vaz mı geçeceksiniz?
Bütün dünya sizinken, kendi ümitsizliğinizle kör mü olacaksınız?
Onların istedikleri de bu.
Bombaları, cinayetleri, alçakça tuzaklarıyla bazen Türk bazen Kürt kılığında karşınıza çıkan bu ümit katillerine geleceğinizi öldürtecek misiniz?
Size hep aynı şeyi fısıldıyorlar, "onlar düşmanımız".
"Onlar" değil düşmanınız, size "onların düşman" olduğunu söyleyenler asıl düşmanlarınız.
"Onlar düşman" diyen Kürtler var.
"Onlar düşman" diyen Türkler var.
Bunu diyenlere bir sorsanıza, "senin dost olduğun nerden belli?"
Sorsanıza onlara, "niye ümitlerimi öldürmek, beni bir düşmanlığa ve intikamın ateşine gömmek istiyorsun?"
Sorsanıza onlara, "ilk kez insanca yaşama imkanı kapımıza gelmişken, çocuklarımıza mutlu bir gelecek sağlayabilecekken neden bombalarınızla, silahlarınızla, düşmanlık saçan konuşmalarınızla önümüze dikiliyorsunuz?"
Sizin hayatlarınızın üstüne yerleştirecekleri kadifeden bir iktidar koltuğu için sizin bütün geleceğinizi yok etmek isteyenler var, Türklerden de var, Kürtlerden de var.
Tek korktukları sizin sorular sormanız.
Siz soru soracak gibi olduğunuzda, siz yaşananlara itiraz etmeye hazırlandığınızda sizi korkutmak için birlikte kampanyalar hazırlıyorlar.
Hayata sadece "silahla" biçim verilebileceğini söylüyorlar size.
Bunu söyleyenlerin hepsinin silahı var.
Hayata silahla biçim verilecekse, o biçimi verecek, tepenize çıkıp oturacak olanlar onlar.
"Hayata artık silahla değil, akılla biçim veriliyor," deyin onlara.
Aklımız var bizim, ümitlerimiz var, geleceğimiz var, bizi bekleyen yeni bir hayat, yeni bir dönem var.
Hem de öyle çok ümidimiz var ki...
Özgür olacağız, kimseden korkmadan konuşabileceğiz, herkes hakkında şaka yapabileceğiz, çocuklarımızı iyi yetiştireceğiz, dünyanın en gelişmiş yörelerinde çocuklar nelere sahip oluyorsa bizim çocuklarımız da onlara sahip olacak, depremde yıkılmayacak evlerimiz, bizi ezmeyecek bir düzenimiz, güzel okullarımız, temiz hastanelerimiz, mafyayla iç içe geçmeyen görevlilerimiz olacak.
Böyle bir hayata hazırlanıyoruz biz.
Güçlü bir ağaç gibi hayatımıza köklerini salacak gürbüz ümitler besliyoruz.
Öldürtmeyin ümitlerinizi.
Geleceğinizi öldürtmeyin.
Biliyor musunuz, siz ümitlerinize ve geleceğinize sahip çıktığınızda onlar ümitlerini kaybedecekler ve onlar ümitlerini kaybettiğinde bitecek bu cinayetler.
Ümitsiz kaldıklarında insanları öldürmeyecekler.
Bizim ümitsizliğimiz onları ümitlendiriyor.
Ümitlendikçe de daha çok cinayet işliyorlar.
Bir sonbahar göğünün altında oyunbaz bir ışık huzmesi gibi kuyruğunda gümüşten bir ibrişimle uçan bir kuş gördüğümüzde huzurla sevineceğimiz, bir kuşun uçuşuyla bile eğlenebileceğimiz zamanlar da olacak.
Çocuklarımız için endişelenmeyeceğiz.
Irkımız, dinimiz, dilimiz, cinsimiz değil, aklımız, yeteneğimiz, çalışkanlığımız önemli olacak.
İçinde insanların huşu içinde ibadet ettiği misk kokulu camilerimiz, gençlerin semah yaptığı cemevlerimiz, dünyanın dört bir yanından insanların eğlenmek için geldiği barlarımız, kulaklıklarından sevdikleri müzikleri dinleyen çocukların kitapları okuduğu kütüphanelerimiz, hastalarımızı güvenle emanet edeceğimiz hastanelerimiz, öğretmenlerin çocuklara sevgiyle davrandığı okullarımız olacak, her dilden şarkılar söylenecek, sevdiğimiz işlerde çalışacağız, isteyen istediği gibi giyinecek.
İmkansız gibi mi gözüküyor size?
Ama anlattığım gibi ülkeler var.
Niye onlar gibi olamayalım?
Oluruz.
Bu ihtimal kapımızda.
Olamayacağımıza sizi inandırmak isteyenler sizin ümitlerinizi öldürmek, sizi ümitsizliğe hapsetmek ve sizin başınıza geçip bir ömür orada hüküm sürmek isteyenler.
Biz, Kürdüz, Türküz, Lazız, Çerkeziz, Abhazayız, Ermeniyiz, Yahudiyiz, Rumuz, biz Ortodoksuz, Müslümanız, Sünniyiz, Aleviyiz, dinsiziz, sofuyuz.
Biz biraz tuhafız.
Dalgacıyız, öfkeliyiz, tembeliz ama biz en zor zamanda bile gülmeyi beceririz, bir büyük deprem bizi vurduğunda evdeki tek tencere yemeği paylaşırız, işler sıkıştığında deliler gibi çalışırız.
Bize insan olduğumuzu unutturmak isteseler, dinin, cinsin, ırkın insanlıktan önemli olduğunu söyleseler de insan olduğumuzu biliriz.
Ortak ümitlerimiz var bizim.
Boşverin siz ölümü hayattan çok sevenlere.
"Danimarka’da çürümüş bir şeyler olsa" da çürümeyenini de yaparız bir gün biz.
Işıktan bir kuş uçuyor denizin üstünde.
Onu huzurla seyredip sevineceğimiz zamanlar olacak.
Bunu ümit etmek, bu ümidi gerçekleştirecek.
Bir kuş uçuyor.
Ümitlerimizi hatırlayınca, ışıklı bir ümit gibi uçuyor işte.
Ahmet Altan
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Eğer Üşürse / Ahmet Altan
Bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: 'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.
Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.
Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.
Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.
Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, 'üflemeyeceksin salak, emeceksin' tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.
Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.
Ama bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının, 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.
Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar.
Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:
'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların 'açıkça' söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.
Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.
Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.
Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken 'mahrem' şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.
Hemen hemen hepsi gizli bir 'derebeyi' olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.
Erkeklerin bekledikleri, kadınların 'üşümeleri' ya da 'acıkmaları' değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.
Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar 'üşümeye' başlarlar.
'Benim uykum geldi' dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını 'düşmanca' bulmaya koyulurlar.
Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında 'sevgisizlik' işaretleri tek tek saptanır.
Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.
Kendilerinden yakınırlar önce, 'çok şişmanladım,' 'çok yaşlandım,' 'çok çirkinleştim,' bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.
Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.
Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.
- Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.
Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.
Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.
- Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.
Bunun cevabı elbette, 'nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum' değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.
Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi 'biraz para vermenin' zamanı geldiğini düşünür.
Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.
Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak 'fedakârlığın' miktarı bir zaman işe yarar, kadın, 'salağın' duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.
Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile 'ağlıyorsa biraz para ver,' çözümlemesini benimser.
Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.
Kadın 'üşür.'
Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe 'üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini' bir daha öğretmeye uğraşır.
Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.
Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan 'ben çok yalnızım' yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da 'üşümeye' fazla dayanamayıp, 'sarılmasını bilen' biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.
'Sarılmasını bilenler' bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.
Bir vakit işler iyi gider.
Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.
Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: 'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.
Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.
Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.
Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.
Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, 'üflemeyeceksin salak, emeceksin' tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.
Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.
Ama bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının, 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.
Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar.
Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:
'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların 'açıkça' söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.
Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.
Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.
Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken 'mahrem' şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.
Hemen hemen hepsi gizli bir 'derebeyi' olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.
Erkeklerin bekledikleri, kadınların 'üşümeleri' ya da 'acıkmaları' değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.
Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar 'üşümeye' başlarlar.
'Benim uykum geldi' dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını 'düşmanca' bulmaya koyulurlar.
Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında 'sevgisizlik' işaretleri tek tek saptanır.
Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.
Kendilerinden yakınırlar önce, 'çok şişmanladım,' 'çok yaşlandım,' 'çok çirkinleştim,' bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.
Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.
Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.
- Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.
Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.
Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.
- Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.
Bunun cevabı elbette, 'nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum' değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.
Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi 'biraz para vermenin' zamanı geldiğini düşünür.
Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.
Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak 'fedakârlığın' miktarı bir zaman işe yarar, kadın, 'salağın' duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.
Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile 'ağlıyorsa biraz para ver,' çözümlemesini benimser.
Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.
Kadın 'üşür.'
Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe 'üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini' bir daha öğretmeye uğraşır.
Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.
Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan 'ben çok yalnızım' yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da 'üşümeye' fazla dayanamayıp, 'sarılmasını bilen' biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.
'Sarılmasını bilenler' bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.
Bir vakit işler iyi gider.
Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.
Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Mehmet Kara (berdar)
Kayıt: 2007-03-25 (05:03)
Mesaj: 9
Mesaj: 9
her yerde olan hiç bir yerde değildir...
ismet özel
ismet özel
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Yaralı kadınlar...
Kadınların ruhu kaplan pençeleri gibiydi.
Sevildiklerinde, kendilerini güvende hissettiklerinde, yavrusunu okşayan bir kaplanın pençesi gibi yumuşacık olabiliyordu.
Yaralandıklarında ise bir erkeği paramparça edebilecek bir öfkeyle kasılıyordu.
Paris kafelerinde erkek elbiseleriyle dolaşıp, kitaplarını bir erkek imzasıyla yayınlayan George Sand, aralarında Balzac’ın da bulunduğu birçok ünlü sanatçıyı peşinde koştururken solgun yüzlü, uzun dalgalı saçlı, soyluluğu ve servetiyle alabildiğine kibirli şair Alfred de Musset’ye aşık olmuştu.
Fransız edebiyatının bu iki unutulmaz yazarı uzun yıllar sürecek, "entelektüel sosyeteyi" dedikodularıyla oyalayacak çalkantılı bir ilişkiye girmişlerdi.
İlk başlarda, Sand bütün isyankarlığını unutarak evcimen hayaller kurmaya başlamıştı.
Birlikte seyahatlere çıkacaklar, Paris yakınında bir kır evinde oturup dostlarını orada kabul edeceklerdi.
Sand, bir gün bu hayallerini Musset’ye anlatmıştı.
Musset, Sand’ın anlattıklarını dinledikten sonra bütün kibriyle,
- Öyle mi? demişti.
Bu kısacık cevapla Sand, "hayalleri" içinde aslında yapayalnız olduğunu görmüş, sevdiği şairin kendisiyle ilgili hiçbir hayali bulunmadığını anlayarak yaralanmıştı.
Musset, bu kısa cevabın bedelini, aylar sonra çıktıkları bir yolculuk sırasında hastalanıp Venedik’te ateşler içinde yarı baygın yatarken yan odada sevgilisinin kendine bakmaya gelen doktorla seviştiğini fark ederek ödemişti.
Sand daha sonra doktoru Paris’e de getirmiş, bütün Paris o korkunç maceranın ayrıntılarını ilk ağızdan dinlemişti.
Musset de bir kadını yaralamanın nasıl tehlikeli sonuçlar yaratabileceğini kıskançlık krizleriyle kıvranarak öğrenmişti.
Kadınların ruhu kaplan pençeleri gibiydi.
Sevildiklerinde, kendilerini güvende hissettiklerinde, yavrusunu okşayan bir kaplanın pençesi gibi yumuşacık olabiliyordu.
Yaralandıklarında ise bir erkeği paramparça edebilecek bir öfkeyle kasılıyordu.
George Sand gibi şimşekli zekası, hiçbir kuralın içine sığmayan özgür ruhu ve sergilemekten kaçınmadığı alaycılığıyla erkekleri etkileyen, girdiği her hayatı darmadağın edebilen bir kadın bile solgun yüzlü bir şaire aşık olduğunda evcimen hayallerle yumuşayabiliyor, sevdiği erkeğin en rahat biçimde çalışabileceği bir evi döşemenin sevecen hayaline dalabiliyordu.
Kendi sevgisiyle kendini değiştirerek bir ipekböceğine dönüşen kadını böyle zamanlarda en ağır yaralayan darbe ise sanırım sevilen erkeğin aldırmaz kibri oluyordu.
Erkek ise karşılaştığı sevginin parlaklığıyla körleşiyordu.
O anın "dondurulduğuna" ve sonsuza dek hep o anın yaşanacağına inanıyordu.
Hep sevilecek, yaptığı her şey her zaman onun hakkı olarak hoş görülecekti.
Aslında birçok davranışı da gerçekten hoş görülüyordu.
Küçük kaprisleri, önemsiz hoyratlıkları, gereksiz övünmeleri, eve yeni getirilmiş bir kedi yavrusunun yordamsızlıkları gibi "zamanla eğitileceği" inancıyla karşılanıyor hatta bunlar zaman zaman alaycılığı ustalıkla saklanmış şefkatli gülümsemelere yol açıyordu.
Erkeğin asıl yanılgısı "o anın" değişmezliğine olan inancıyla başlıyordu, o an ona sonsuz gibi geliyor ve bu sonsuzlukta kendi tanrısallığını görüyordu.
Sonsuzluk içinde tapınılan bir güç halinde yansıyordu kendi gölgesi kendisine.
Değişmezliğe olan inancı onu şımartırken, "bunun hep süreceğine" duyduğu inanç da erkekte "tek bir ana ve tek bir sahneye" hapsolmuşluk duygusuyla garip bir sıkıntı yaratıyordu.
O zaman huzursuz bir kibirle davranıyordu.
Bazen bu kibriyle öylesine sarhoşlaşıyordu ki kadının üstündeki "tanrısal" gücünü kalabalıklara da göstermek istiyor, kadını başkalarının gözü önünde de kıracak kadar aldırmaz bir kabalığa kapılıyordu.
Kibir yaralıyordu kadını.
Bunun kalabalıklara da gösterilmesi yarayı derinleştiriyordu.
Kadın ise aldığı yaraya ilk anda inanamıyordu.
Onun sevgisiyle yarattığı o iki kişilik dünyanın içinde böylesine bir davranışın karartısı bulunmadığı, sadece hayallerin ışıklarıyla aydınlandığı için şaşırıyordu.
Gördüğünün ya da duyduğunun gerçek olduğunu anladığında hayallerin ışıkları sönüyordu.
O hayaller her erkek için kurulamadığı ve o hayalleri kuracak kadar kendini yakın hissedeceği bir erkeğe rastlamanın pek de kolay olmadığını bildiği için hayallerinin darbelenmesi de onun canını ayrıca acıtıyordu.
Bu "düşmanlık" karşısında önce içine çekilip büzülüyordu.
Güneş battığında yapraklarını kapatan bir günebakan gibi yapraklarını kapatıyordu.
Yaralanmış ruhu ve buruşturulmuş hayalleriyle baş başa kalıyor, hayattan uzaklaşıyor, huzursuz ruhuyla çırpınarak tek başına duruyordu.
Dut yapraklarının üstünde dolaşan tombul tırtıllar, vakti geldiğinde, bir dala tutunup bir koza örerek kendilerini bu kozaya hapsederler, sonra o kozanın içinde bütün varlıkları erir ve ancak doğanın bildiği bir sihirle eriyen o varlık yeniden biçimlenir, koza yırtıldığında bir kelebek çıkar içinden.
Erkeğin kibriyle yaralanan kadın da kendini kendi hücresine sakladıktan sonra orada ruhu erir ve o hücreden intikamını almak isteyen soğuk ve öfkeli bir kadının ruhu çıkar.
Bir tırtılın bir mucizeyle bir kelebeğe dönüşmesi insana nasıl inanılmaz gelirse seven bir kadının intikam almak isteyen bir kadına dönüşmesi de o kadar inanılmaz gelir.
Aynı bedende ortaya çıkan iki kadın birbirinden öylesine farklıdır.
Önce sesi soğur.
Erkekle aralarındaki bağı bir daha geriye dönülmez biçimde zedelemeden önce o soğuk sesiyle bir kez daha erkeğe kibrinden vazgeçmesi, onun hayallerine dönmesi için seslenir.
O sıradaki sesi, gerçekten hem ürkütücü hem de çok üzücüdür.
Neredeyse metalik vurgularla kurulan cümlelerin altında "yapacağa şeye" engel olması için bir yakarış saklıdır aslında.
Çünkü yapmaya hazırlandığı hareketin, bütün hayalleri ebediyen yok edeceğini bilir.
Erkek bu sesi duymadığında, kendini ve erkeğini hayat boyu yaralayacak hamleyi yapmak için yola çıkar.
Hemen hemen her konuda çok karmaşık duyguları, olayların her türlü ayrıntısını tek tek fark eden büyük bir algılama yeteneği olmasına rağmen kadının intikamı genellikle tek ve basit bir hamledir.
Bir erkeğin canını en fazla bir başka erkeğin acıtacağını içgüdüleriyle bilir.
Bu darbeyi indirmeden önce sesi yeniden yumuşar, davranışları sokulganlaşır, erkeğin kendini tamamıyla güvende hissetmesini sağlar, ruhundaki yarayı ve intikam isteğini saklar.
Kaplanın pençesi açılır.
"Hedefinin" iyice yakına gelmesini sağlar.
Erkeğin kendini iyice güvende hissettiğine, iyice kendine yakın durduğuna inandığında da vurur.
Kendilerini kibrin körlüğüne kaptırmış bütün erkekler bu pençe indiğinde şaşırırlar.
Daha önceki bütün işaretlere, gözyaşlarına, soğuklaşan sese, gizli yakarışlara, yeniden beliren yakınlığa karşın erkek tamamen hazırlıksız yakalanır.
George Sand gibi vahşi olanlar, tarih boyunca unutulmayacak ve dilden dile gezecek bir biçimde, erkeğin bütün varlığını, güvenini, ruhunu parçalayacak bir şahmerdan gibi korkunç bir vuruşla alırlar intikamlarını.
Kalabalıkların önünde yaralanan kadınlar ise intikamlarını kalabalıkların önünde alırlar.
Ondan sonra ağlayan, yakınan, söylenen, Victor Hugo’nun deyimiyle "sevilmediği için bayağılaşan" erkekler görürsünüz.
Böyle bir darbe aldığında ağır biçimde yaralanmayan bir erkek yoktur.
Ve, bu darbe bir erkeğin kendi varlığının çevresinde oluşturduğu parlak zırhı parçalar, onun altından onun varlığının özü çıkar.
Sanırım bir erkeğin nasıl biri olduğunu en iyi bu zamanlarda anlarsınız.
En derininde gizli olan, bir ceset gibi suyun yüzüne vurur.
Bayağılığı, çirkinliği, güçsüzlüğü, ucuzluğu ya da tam tersi soyluluğu, gücü, zarafeti böyle zor durumlarda anlaşılır.
Erkeklerin aralarındaki farkları onların acıyı taşıma biçimlerinde görürsünüz.
Çünkü o pençe ruhlarına yapıştığında hiçbiri kendini saklayamaz.
Alfred de Musset gibi soyluluğu, serveti, şöhreti, yeteneği ve kibriyle, George Sand da dahil olmak üzere bütün insanları küçümseyen biri bile "Venedik macerasından" sonra aylarca "bütün gerçekleri" öğrenmek için kıvranmış, öfke krizleri geçirmiş, evine saklanmak zorunda kalmıştı.
Bir erkeğin yapacağı en büyük hata kendisini seven bir kadını kibriyle yaralamaktır.
İkinci büyük hata ise yaraladığı bir kadının yanında kalmaya devam etmektir.
Kadınların, büyük bir duygusal sarsıntı geçirdiklerinde, ruhlarının derinliklerine çekilip oradan bir başka canlı gibi çıkabilme mucizesine sahip olduklarını bilmemek ya da belki buna inanamamak yüzünden erkekler yaraladıkları kadınların yanından kaçmayı beceremezler.
Kadını yaralayan kibri, kaçması gerektiği gerçeğini görmesini de engeller.
Kibriyle yaralar.
Kibriyle yaralanır.
Eğer Musset, Sand ona hayallerini anlattığında dinlediklerini paylaşabilseydi, duyduğu aşk nedeniyle büyük bir yazardan bir kadına dönüşen Sand’ı ve duygularını küçümsemeseydi herhalde başka bir hayat hikayeleri olurdu.
Aldıkları büyük yaralara rağmen, kimbilir belki de o yaralar yüzünden, yıllarca süren ilişkileri sadece acıyla beslenmez belki birbirlerini mutlu bile ederlerdi.
Ama iki büyük zekanın, iki büyük yaratıcının hayatını karartmaya küçücük bir soru yetti:
- Öyle mi?
AHMET ALTAN
Kadınların ruhu kaplan pençeleri gibiydi.
Sevildiklerinde, kendilerini güvende hissettiklerinde, yavrusunu okşayan bir kaplanın pençesi gibi yumuşacık olabiliyordu.
Yaralandıklarında ise bir erkeği paramparça edebilecek bir öfkeyle kasılıyordu.
Paris kafelerinde erkek elbiseleriyle dolaşıp, kitaplarını bir erkek imzasıyla yayınlayan George Sand, aralarında Balzac’ın da bulunduğu birçok ünlü sanatçıyı peşinde koştururken solgun yüzlü, uzun dalgalı saçlı, soyluluğu ve servetiyle alabildiğine kibirli şair Alfred de Musset’ye aşık olmuştu.
Fransız edebiyatının bu iki unutulmaz yazarı uzun yıllar sürecek, "entelektüel sosyeteyi" dedikodularıyla oyalayacak çalkantılı bir ilişkiye girmişlerdi.
İlk başlarda, Sand bütün isyankarlığını unutarak evcimen hayaller kurmaya başlamıştı.
Birlikte seyahatlere çıkacaklar, Paris yakınında bir kır evinde oturup dostlarını orada kabul edeceklerdi.
Sand, bir gün bu hayallerini Musset’ye anlatmıştı.
Musset, Sand’ın anlattıklarını dinledikten sonra bütün kibriyle,
- Öyle mi? demişti.
Bu kısacık cevapla Sand, "hayalleri" içinde aslında yapayalnız olduğunu görmüş, sevdiği şairin kendisiyle ilgili hiçbir hayali bulunmadığını anlayarak yaralanmıştı.
Musset, bu kısa cevabın bedelini, aylar sonra çıktıkları bir yolculuk sırasında hastalanıp Venedik’te ateşler içinde yarı baygın yatarken yan odada sevgilisinin kendine bakmaya gelen doktorla seviştiğini fark ederek ödemişti.
Sand daha sonra doktoru Paris’e de getirmiş, bütün Paris o korkunç maceranın ayrıntılarını ilk ağızdan dinlemişti.
Musset de bir kadını yaralamanın nasıl tehlikeli sonuçlar yaratabileceğini kıskançlık krizleriyle kıvranarak öğrenmişti.
Kadınların ruhu kaplan pençeleri gibiydi.
Sevildiklerinde, kendilerini güvende hissettiklerinde, yavrusunu okşayan bir kaplanın pençesi gibi yumuşacık olabiliyordu.
Yaralandıklarında ise bir erkeği paramparça edebilecek bir öfkeyle kasılıyordu.
George Sand gibi şimşekli zekası, hiçbir kuralın içine sığmayan özgür ruhu ve sergilemekten kaçınmadığı alaycılığıyla erkekleri etkileyen, girdiği her hayatı darmadağın edebilen bir kadın bile solgun yüzlü bir şaire aşık olduğunda evcimen hayallerle yumuşayabiliyor, sevdiği erkeğin en rahat biçimde çalışabileceği bir evi döşemenin sevecen hayaline dalabiliyordu.
Kendi sevgisiyle kendini değiştirerek bir ipekböceğine dönüşen kadını böyle zamanlarda en ağır yaralayan darbe ise sanırım sevilen erkeğin aldırmaz kibri oluyordu.
Erkek ise karşılaştığı sevginin parlaklığıyla körleşiyordu.
O anın "dondurulduğuna" ve sonsuza dek hep o anın yaşanacağına inanıyordu.
Hep sevilecek, yaptığı her şey her zaman onun hakkı olarak hoş görülecekti.
Aslında birçok davranışı da gerçekten hoş görülüyordu.
Küçük kaprisleri, önemsiz hoyratlıkları, gereksiz övünmeleri, eve yeni getirilmiş bir kedi yavrusunun yordamsızlıkları gibi "zamanla eğitileceği" inancıyla karşılanıyor hatta bunlar zaman zaman alaycılığı ustalıkla saklanmış şefkatli gülümsemelere yol açıyordu.
Erkeğin asıl yanılgısı "o anın" değişmezliğine olan inancıyla başlıyordu, o an ona sonsuz gibi geliyor ve bu sonsuzlukta kendi tanrısallığını görüyordu.
Sonsuzluk içinde tapınılan bir güç halinde yansıyordu kendi gölgesi kendisine.
Değişmezliğe olan inancı onu şımartırken, "bunun hep süreceğine" duyduğu inanç da erkekte "tek bir ana ve tek bir sahneye" hapsolmuşluk duygusuyla garip bir sıkıntı yaratıyordu.
O zaman huzursuz bir kibirle davranıyordu.
Bazen bu kibriyle öylesine sarhoşlaşıyordu ki kadının üstündeki "tanrısal" gücünü kalabalıklara da göstermek istiyor, kadını başkalarının gözü önünde de kıracak kadar aldırmaz bir kabalığa kapılıyordu.
Kibir yaralıyordu kadını.
Bunun kalabalıklara da gösterilmesi yarayı derinleştiriyordu.
Kadın ise aldığı yaraya ilk anda inanamıyordu.
Onun sevgisiyle yarattığı o iki kişilik dünyanın içinde böylesine bir davranışın karartısı bulunmadığı, sadece hayallerin ışıklarıyla aydınlandığı için şaşırıyordu.
Gördüğünün ya da duyduğunun gerçek olduğunu anladığında hayallerin ışıkları sönüyordu.
O hayaller her erkek için kurulamadığı ve o hayalleri kuracak kadar kendini yakın hissedeceği bir erkeğe rastlamanın pek de kolay olmadığını bildiği için hayallerinin darbelenmesi de onun canını ayrıca acıtıyordu.
Bu "düşmanlık" karşısında önce içine çekilip büzülüyordu.
Güneş battığında yapraklarını kapatan bir günebakan gibi yapraklarını kapatıyordu.
Yaralanmış ruhu ve buruşturulmuş hayalleriyle baş başa kalıyor, hayattan uzaklaşıyor, huzursuz ruhuyla çırpınarak tek başına duruyordu.
Dut yapraklarının üstünde dolaşan tombul tırtıllar, vakti geldiğinde, bir dala tutunup bir koza örerek kendilerini bu kozaya hapsederler, sonra o kozanın içinde bütün varlıkları erir ve ancak doğanın bildiği bir sihirle eriyen o varlık yeniden biçimlenir, koza yırtıldığında bir kelebek çıkar içinden.
Erkeğin kibriyle yaralanan kadın da kendini kendi hücresine sakladıktan sonra orada ruhu erir ve o hücreden intikamını almak isteyen soğuk ve öfkeli bir kadının ruhu çıkar.
Bir tırtılın bir mucizeyle bir kelebeğe dönüşmesi insana nasıl inanılmaz gelirse seven bir kadının intikam almak isteyen bir kadına dönüşmesi de o kadar inanılmaz gelir.
Aynı bedende ortaya çıkan iki kadın birbirinden öylesine farklıdır.
Önce sesi soğur.
Erkekle aralarındaki bağı bir daha geriye dönülmez biçimde zedelemeden önce o soğuk sesiyle bir kez daha erkeğe kibrinden vazgeçmesi, onun hayallerine dönmesi için seslenir.
O sıradaki sesi, gerçekten hem ürkütücü hem de çok üzücüdür.
Neredeyse metalik vurgularla kurulan cümlelerin altında "yapacağa şeye" engel olması için bir yakarış saklıdır aslında.
Çünkü yapmaya hazırlandığı hareketin, bütün hayalleri ebediyen yok edeceğini bilir.
Erkek bu sesi duymadığında, kendini ve erkeğini hayat boyu yaralayacak hamleyi yapmak için yola çıkar.
Hemen hemen her konuda çok karmaşık duyguları, olayların her türlü ayrıntısını tek tek fark eden büyük bir algılama yeteneği olmasına rağmen kadının intikamı genellikle tek ve basit bir hamledir.
Bir erkeğin canını en fazla bir başka erkeğin acıtacağını içgüdüleriyle bilir.
Bu darbeyi indirmeden önce sesi yeniden yumuşar, davranışları sokulganlaşır, erkeğin kendini tamamıyla güvende hissetmesini sağlar, ruhundaki yarayı ve intikam isteğini saklar.
Kaplanın pençesi açılır.
"Hedefinin" iyice yakına gelmesini sağlar.
Erkeğin kendini iyice güvende hissettiğine, iyice kendine yakın durduğuna inandığında da vurur.
Kendilerini kibrin körlüğüne kaptırmış bütün erkekler bu pençe indiğinde şaşırırlar.
Daha önceki bütün işaretlere, gözyaşlarına, soğuklaşan sese, gizli yakarışlara, yeniden beliren yakınlığa karşın erkek tamamen hazırlıksız yakalanır.
George Sand gibi vahşi olanlar, tarih boyunca unutulmayacak ve dilden dile gezecek bir biçimde, erkeğin bütün varlığını, güvenini, ruhunu parçalayacak bir şahmerdan gibi korkunç bir vuruşla alırlar intikamlarını.
Kalabalıkların önünde yaralanan kadınlar ise intikamlarını kalabalıkların önünde alırlar.
Ondan sonra ağlayan, yakınan, söylenen, Victor Hugo’nun deyimiyle "sevilmediği için bayağılaşan" erkekler görürsünüz.
Böyle bir darbe aldığında ağır biçimde yaralanmayan bir erkek yoktur.
Ve, bu darbe bir erkeğin kendi varlığının çevresinde oluşturduğu parlak zırhı parçalar, onun altından onun varlığının özü çıkar.
Sanırım bir erkeğin nasıl biri olduğunu en iyi bu zamanlarda anlarsınız.
En derininde gizli olan, bir ceset gibi suyun yüzüne vurur.
Bayağılığı, çirkinliği, güçsüzlüğü, ucuzluğu ya da tam tersi soyluluğu, gücü, zarafeti böyle zor durumlarda anlaşılır.
Erkeklerin aralarındaki farkları onların acıyı taşıma biçimlerinde görürsünüz.
Çünkü o pençe ruhlarına yapıştığında hiçbiri kendini saklayamaz.
Alfred de Musset gibi soyluluğu, serveti, şöhreti, yeteneği ve kibriyle, George Sand da dahil olmak üzere bütün insanları küçümseyen biri bile "Venedik macerasından" sonra aylarca "bütün gerçekleri" öğrenmek için kıvranmış, öfke krizleri geçirmiş, evine saklanmak zorunda kalmıştı.
Bir erkeğin yapacağı en büyük hata kendisini seven bir kadını kibriyle yaralamaktır.
İkinci büyük hata ise yaraladığı bir kadının yanında kalmaya devam etmektir.
Kadınların, büyük bir duygusal sarsıntı geçirdiklerinde, ruhlarının derinliklerine çekilip oradan bir başka canlı gibi çıkabilme mucizesine sahip olduklarını bilmemek ya da belki buna inanamamak yüzünden erkekler yaraladıkları kadınların yanından kaçmayı beceremezler.
Kadını yaralayan kibri, kaçması gerektiği gerçeğini görmesini de engeller.
Kibriyle yaralar.
Kibriyle yaralanır.
Eğer Musset, Sand ona hayallerini anlattığında dinlediklerini paylaşabilseydi, duyduğu aşk nedeniyle büyük bir yazardan bir kadına dönüşen Sand’ı ve duygularını küçümsemeseydi herhalde başka bir hayat hikayeleri olurdu.
Aldıkları büyük yaralara rağmen, kimbilir belki de o yaralar yüzünden, yıllarca süren ilişkileri sadece acıyla beslenmez belki birbirlerini mutlu bile ederlerdi.
Ama iki büyük zekanın, iki büyük yaratıcının hayatını karartmaya küçücük bir soru yetti:
- Öyle mi?
AHMET ALTAN
Ümit Deniz (rumit)
Kayıt: 2005-01-06 (09:38)
Mesaj: 1.225
Mesaj: 1.225
Muhteşem bir hayat
Kendimizi yararsız buldugumuzda cok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.
Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz bulduğumuz, sevilmediğimizi düşündüğümüz zamanlar.
Takatsiz bir halde hayatın bir kenarına tutunmaya uğrasırken "niye" diye sorarız kendimize, "niye böyle oldu, neden hayatın bir kıyısında yapayalnız kaldım, neden hayallerim gercekleşmedi? "
O anda kaderin haksızlığına öylesine inanmışızdır ki, bu kaderi yaratan gücün bize ses vermesi gerektiğine, bir cevabi hakettiğimize inanırız.
İnandırıcı bir cevap için bütün ümitlerimizden, hayallerimizden, beklentilerimizden vazgeçmeye bile hazırızdır.
Koskoca yeryüzünde yalnızca bizim başımıza geldiğine inandığımız bu insafsızlığın, bu gizli kederin, paylaşılması zor bu acının, bu çaresizliğin bir sebebi olmalıdır.
İlahi bir kaprisin kurbanı olduğumuzu düşünmekten bizi kurtaracak bir sebep.
Varlığımızın anlamsızlığına anlam katacak bir cevap isteriz, kusurun bizde oldugunu da kabullenebiliriz, yeter ki bize verilecek cevap inandırıcı olsun.
Hatta zamanla kusurun tümüyle bizde olduğuna bile inaniriz.
Onun hangi kusur olduğunu bulmaya çabalariz bu kez de...
Yeterince zeki mi değiliz, güzel mi değiliz, bilgili mi değiliz, eglenceli mi değiliz?
Bulacağımız neden bizi üzecek de olsa hiç değilse hayatın bir ritmi, bir düzeni, bir kuralı olduğuna bizi ikna edecektir; bizi rastgele açılmış bir ateşte vurulmuş bir zavallı olmaktan kurtarıp, hiç olmazsa bilerek hedef al biri yapacaktır.
Bir neden bulursak, geçmiş için üzülsek de gelecek için bir ümidimiz olacaktır.
Neden varsa çare vardır çünkü.
Ama nedensizlik. ..
Bu öldürücüdür.
Manasızlığı derin ve kalıcı kılar.
Benim hikayelerim "çok uzun yıllar önce" diye başlıyor artık.
Çok uzun yıllar önce...
Sığırcıkk sürülerinin neşeli çığlıklarla yeni yeni tomurcuklanan ağaçlara konduğu ılık bir akşamüstü, Paris'te küçük bir sinemaya girmiştim.
Kahve, deri, zift, rutubet kokularının karıştığı siyah duvarlı loş salonda birkaç kişiydik.
Eski bir Amerikan filmi izleyecektik.
James Stewart'la Donna Reed'in başrollerini paylaştığı film başladı.
Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamını oynuyordu.
Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı.
Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı.
Ama işler iyi gitmiyordu.
Borçlar birikmişti.
Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.
Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.
Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.
Tanrı, "ikinci sınıf meleklerden" birine görev veriyordu.
- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.
Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında "başarısız" bir melek düşüyordu.
O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu.
Görevi ise çok zordu.
Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkısıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.
Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'i sulardan çıkarıyordu.
Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtigi bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti.
Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu.
Kimse Stewart'i tanımıyordu.
Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı.
Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.
Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaslı kızdı.
O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.
Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafina bakarken "ikinci sınıf melek" yanına yaklaşıyordu.
Ona anlatmaya başlıyordu.
- Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör...
Kardeşim ne zaman oldu, diye soruyordu Stewart.
- Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın. .. Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hic doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadi... O çocukken öldü.
- Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
- Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
- Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
- Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti.. . Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o insaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.
Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla degiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde onemi olduğunu görüyordu.
Tavana asılmış, birçok degişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak donup durur.
O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz.
Oyuncak kımıltısız kalır.
Frank Capra'nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldiginizda hayatin dönüşünü etkilediğinizi, bircok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz.
Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu.
Stewart, o yaslı ve tonton "ikinci sınıf" melek sayesinde bu gerceği görünce intihar etmekten vazgeciyordu.
Kendisine o kadar manasız ve değersiz gozuken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu.
O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine donuyordu.
"Bu muhteşem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "cin" sesi duyuluyordu.
Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu.
Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır.
Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düsünürüz.
Hayalkırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gercekleşmediğini merak ederiz.
Cevaplar ararız.
Bulamayız genellikle.
Cevaplar vardır aslında.
Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
Birçok hayatı aynı anda kımılldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.
Eger Tanrı "ikinci sınıf" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık.
Hatta, o melek bize "istediklerimiz gerçeklestiğinde nasil bir hayatımız olabileceğini" gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi icin dua ederdik.
Bu muhteşem bir hayattır.
Cevabi ve sırrı kendi içinde saklıdır.
Ve, o hayatı hep birlikte yaparız.
Bazen rolumüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir.
Ahmet Altan
Kendimizi yararsız buldugumuzda cok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.
Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz bulduğumuz, sevilmediğimizi düşündüğümüz zamanlar.
Takatsiz bir halde hayatın bir kenarına tutunmaya uğrasırken "niye" diye sorarız kendimize, "niye böyle oldu, neden hayatın bir kıyısında yapayalnız kaldım, neden hayallerim gercekleşmedi? "
O anda kaderin haksızlığına öylesine inanmışızdır ki, bu kaderi yaratan gücün bize ses vermesi gerektiğine, bir cevabi hakettiğimize inanırız.
İnandırıcı bir cevap için bütün ümitlerimizden, hayallerimizden, beklentilerimizden vazgeçmeye bile hazırızdır.
Koskoca yeryüzünde yalnızca bizim başımıza geldiğine inandığımız bu insafsızlığın, bu gizli kederin, paylaşılması zor bu acının, bu çaresizliğin bir sebebi olmalıdır.
İlahi bir kaprisin kurbanı olduğumuzu düşünmekten bizi kurtaracak bir sebep.
Varlığımızın anlamsızlığına anlam katacak bir cevap isteriz, kusurun bizde oldugunu da kabullenebiliriz, yeter ki bize verilecek cevap inandırıcı olsun.
Hatta zamanla kusurun tümüyle bizde olduğuna bile inaniriz.
Onun hangi kusur olduğunu bulmaya çabalariz bu kez de...
Yeterince zeki mi değiliz, güzel mi değiliz, bilgili mi değiliz, eglenceli mi değiliz?
Bulacağımız neden bizi üzecek de olsa hiç değilse hayatın bir ritmi, bir düzeni, bir kuralı olduğuna bizi ikna edecektir; bizi rastgele açılmış bir ateşte vurulmuş bir zavallı olmaktan kurtarıp, hiç olmazsa bilerek hedef al biri yapacaktır.
Bir neden bulursak, geçmiş için üzülsek de gelecek için bir ümidimiz olacaktır.
Neden varsa çare vardır çünkü.
Ama nedensizlik. ..
Bu öldürücüdür.
Manasızlığı derin ve kalıcı kılar.
Benim hikayelerim "çok uzun yıllar önce" diye başlıyor artık.
Çok uzun yıllar önce...
Sığırcıkk sürülerinin neşeli çığlıklarla yeni yeni tomurcuklanan ağaçlara konduğu ılık bir akşamüstü, Paris'te küçük bir sinemaya girmiştim.
Kahve, deri, zift, rutubet kokularının karıştığı siyah duvarlı loş salonda birkaç kişiydik.
Eski bir Amerikan filmi izleyecektik.
James Stewart'la Donna Reed'in başrollerini paylaştığı film başladı.
Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamını oynuyordu.
Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı.
Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı.
Ama işler iyi gitmiyordu.
Borçlar birikmişti.
Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.
Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.
Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.
Tanrı, "ikinci sınıf meleklerden" birine görev veriyordu.
- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.
Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında "başarısız" bir melek düşüyordu.
O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu.
Görevi ise çok zordu.
Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkısıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.
Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'i sulardan çıkarıyordu.
Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtigi bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti.
Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu.
Kimse Stewart'i tanımıyordu.
Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı.
Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.
Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaslı kızdı.
O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.
Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafina bakarken "ikinci sınıf melek" yanına yaklaşıyordu.
Ona anlatmaya başlıyordu.
- Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör...
Kardeşim ne zaman oldu, diye soruyordu Stewart.
- Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın. .. Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hic doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadi... O çocukken öldü.
- Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
- Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
- Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
- Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti.. . Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o insaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.
Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla degiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde onemi olduğunu görüyordu.
Tavana asılmış, birçok degişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak donup durur.
O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz.
Oyuncak kımıltısız kalır.
Frank Capra'nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldiginizda hayatin dönüşünü etkilediğinizi, bircok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz.
Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu.
Stewart, o yaslı ve tonton "ikinci sınıf" melek sayesinde bu gerceği görünce intihar etmekten vazgeciyordu.
Kendisine o kadar manasız ve değersiz gozuken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu.
O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine donuyordu.
"Bu muhteşem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "cin" sesi duyuluyordu.
Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu.
Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır.
Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düsünürüz.
Hayalkırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gercekleşmediğini merak ederiz.
Cevaplar ararız.
Bulamayız genellikle.
Cevaplar vardır aslında.
Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
Birçok hayatı aynı anda kımılldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.
Eger Tanrı "ikinci sınıf" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık.
Hatta, o melek bize "istediklerimiz gerçeklestiğinde nasil bir hayatımız olabileceğini" gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi icin dua ederdik.
Bu muhteşem bir hayattır.
Cevabi ve sırrı kendi içinde saklıdır.
Ve, o hayatı hep birlikte yaparız.
Bazen rolumüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir.
Ahmet Altan