Türkülerimiz ve Hikayeleri...
Yeni Konu Aç Cevap Gönder
Türkülerimiz ve Hikayeleri... 2007-12-10 (02:17)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
Kayıt: 2007-10-28 (17:19)
Mesaj: 41
Karaova Düğünü

Şu Karova'nın adını neden tutup "Mumcular" a çevirdiler, bilmiyorum. Bir bilen çıksa da açıklasa. Türküye geçmiş ad değişir mi?

Yıllar önce, Karaova'da bir düğün varmış. Düğün için, Bodrum, Milas, Yatağan ve Muğla köylerindeki hatırlılara - tanıdıklara okuntu (davetiye) yollanmış. Düğün sahibi adına, Sabuncu Salih efendi, Kafaca köyüne uğramış. Hem Hacı Gümüşoğlu Hüseyin'e, hem de onun kayınçosu (kayınbiraderi) Murat'a birer okuntu vermiş.

O sıralar Hüseyin'le Murat'ın araları iyiden iyiye açıkmış. Ama, "Kol kırılır, yen içinde kalır"; geçimsizliklerini elden - günden gizleyip, al atlarına binip, Karaova'ya doğru birlikte yola koyulmuşlar. Geceyi Milas'ta bir handa geçirmişler. Bir anlatışa göre, Murat, silahını handa unutmuş. Yolda eniştesi Hacı Gümüşoğlu Hüseyin'e durumu anlatıp:

-Dönüp alsak mı silahı? demiş. Hüseyin:
-"Murat", demiş, "Biz cenge değil, çengiye gidiyoruz. Varsın kalsın silah. Dönüşte alırız..."

Düğün evine yaklaştıklarında, davullar karşıya çıkmış. Hacı Gümüşoğlu bir çeyrek altın fırlatmış davulcuya, Murat'sa, bir yarım altın.. Hüseyin buna içerlemiş. Öfkesini açığa vurmak istememiş ama, Murat'a "Gelme olduğum yere" demekten de kendini alıkoyamamış.

Hüseyin'i bir odaya,kaynı Murat'ı başka bir odaya almışlar.İçkiler içilmiş, köçekler oynatılmış. Alem sabaha dek sürmüş.

Ertesi gün kuşluk vakti güreş tutulacakmış. Meydan hazırlanmış. Su lengerleri, yağ kazanları getirilmiş. Pehlivanlar çıkmış meydana, soyunmuşlar. Davulcular da almışlar yerlerini. Halk, pehlivanların çevresinde halka olmuş. Varıp, Hacı Gümüşoğluna:

-"Ağam, güreşi senin başlatmanı istiyoruz", demişler. Hüseyin :
-"Bekleyin", demiş, "Ben gelmeden çalmasın güreş davulu." Pehlivanlar da, halk da sıkılmaya başlamış. Tam bu sırada Murat, hakem kuruluna yaklaşmış; onlarla bir-iki fısıldaştıktan sonra:
-"Eey ahali!" diye bağırmış, "Güreşi başlatıyorum. Davulcular, vurun güreş davulunu!.."
Davulcular çalmak istemedilerse de, Murat'ın ısrarı karşısında, "Herhalde bir bildiği vardır" diyerek, vurmuşlar tokmaklarını. Ayaktan üç çift kispet döverken, davul sesini duyan Hacı Gümüşoğlu öfkeyle kalkıp alana gelmiş, Önüne çıkan ilk çifti ayırıp tokatlamaya kalkışınca, Murat işe karışmış:
-"Ben başlattım güreşi, çekil alandan!" Hüseyin:
-"Bana bugüne bugün Hacı Gümüşoğlu derler, sen kim oluyorsun da güreşi başlatıyorsun?" deyince Murat, bıçağını çektiği gibi:
-"Al işte, bundan böyle bana da "Murat Efe" desinler"...
Murat delik - deşik etmiş eniştesini. Ablası "ela gözlü" Şefika'yı dul, yeğeni Fettah'ı da yetim bırakmış.
Murat, Hüseyin'i öldürdüğü zaman ablası:
-"Naha Murat", diye ilenmiş, "İdam edildiğini ya da öldüğünü görürsem, boğadan kurban keseceğim!..."

Erkek güzeli olduğu söylenen Murat, yıllarca Muğla hapishanesinde yatmış. Eniştesini öldürdüğü günden sonra gerçekten "Murat Efe" diye anılır olmuş. Murat Efe, birkaç yıl önce öldü. Söylentiye bakılırsa, ablası, adağını unutmamış ve kocasını öldüren kardeşi öldüğü gün, boğadan kurban kesmiş.

"1967 Muğla II. Yıllığı" nı hazırlayan Kaya Müştakhan, "Karaova Düğünü" türküsünün öyküsünü sorduğu küçük bir kız çocuğunun:

-"Anlatamam, heyecanlanırım", dediğini yazar.

İşte, böylesine etkilemiş Murat Efe'nin, eniştesi Hacı Gümüşoğlu Hüseyin'i vurması halkı. Öyle olmasaydı, ardından yakılan türkü bugün hala halkın dilinde dolaşır mıydı?


KARAOVA DÜĞÜNÜ
Karaovaya vardım güle oynaya
Aziz arkadaşımı güvey koymaya
Acımadın mı murat beni vurmaya
Al kanlar içinde kabre koymaya

Vurma murat yakışmaz senin şanına
İnsan eniştesinin kıyar mı canına
Karaova düğünü gece kuruldu
Varır varmaz güveyin adı soruldu

Pehlivanlar meydana çıktı soyundu
O zaman Hacı Gümüş oğlu vuruldu
Vurma Murat yakışmaz senin şanına
İnsan eniştesinin kıyar mı canına

bu türküyü Gökhan Tamir den dinleminizi tavsiye ederim Göz kırpıyor
http://gokhantamir.sitemynet.com/bestofgokhantamir/id3.htm
2007-12-10 (02:18)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
Kayıt: 2007-10-28 (17:19)
Mesaj: 41
Hastane Önünde İncir Ağacı
Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat'a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat'a getiremez., İstanbul'da kalır.


HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI

Hastane önünde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Baş tabib geliyo zehirden acı

Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu
Mezarımı kazın bayıra düze

Benden selam söyleyin sevdiğim gıza
Başına koysun, karalar bağlasın
Gurbet elde kaldım diye ağlasın
2007-12-10 (02:19)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
Kayıt: 2007-10-28 (17:19)
Mesaj: 41
Kütahyanın Pınarları
Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı, sözü dinlenir, temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel, boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu, ele, avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve" ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç, deli düveyi ailesinden ister, fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez, bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.

Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz" diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar " Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım" der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin" derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.
2007-12-10 (02:20)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
Kayıt: 2007-10-28 (17:19)
Mesaj: 41
Çıktım Belen Kahvesine: Ormancı Türküsünün Doğuşu

Muğla'nın Yatağan ilçesine bağlı Gevenes köyünde Mustafa Şahbudak adın da, 1922 yılında bir efe doğar. Babası ağadır, dolayısıyla Mustafa da bir ağa çocuğudur. Mustafa hiddetli bir kişiliğe sahiptir. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli en yakın canciğer arkadaşıdır. Herke bu ikilinin arkadaşlığına gıpta ile bakar Neredeyse her akşam köy kahvesinde bu iki arkadaş dama maçı düzenlerler iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvedekiler tarafından ilgi ile izlenir. Çünkü bu olayların mükafatını, izleyiciler almaktadır. 1946 yılı, Temmuz ayının sıcak bir gününde bu arkadaşlığa kan damlar, öfke seli karışır. Uğursu hadise cezaevinde sonuçlanarak, elli beş yıldır söylenegelen bir drama dönüşür.

Sıcak bir temmuz günü Mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesi ne gider. O sırada kahveye Muhtar Tevfik Cezayirli'yi görmeğe, Yatağan ilçe Milli Eğitim Müfettişi ile tahsildar gelmiştir. Muhtar olmadığı için misafirleri her zaman olduğu gibi, Mustafa Şahbudak ağırlama görevini üstlenir. İki misafiri alıp yemeğe götürür. Döndüklerinde Muhtar'ı kendilerini bekler görürler. O gün iki misafirden izin isteyip, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında orman memuru, Mehmet İn, çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik köyünde yangın olmuştur. 1946 seçimlerinin evrakları Yatağan'a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için, bekçiyi Muhtar'dan ister. Muhtar:
-Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem der. Bunun üzerine Ormancı ile Muhtar arasında, bir tartışma başlar. Muhtar en sonunda:
-Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et, der.

Ormancı kahveye girip tekrar geri döner, gelir. Dama masasını bir yumrukta darmadağın eder. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve Ormancı'ya bir tokat atar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, adamı alıp sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı oradan bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak'ın tahammül sınırını daha da zorlar. Yerinden kalkar, Ormancı'nın üzerine yürür. Ormancı Mehmet'in, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ın sol kolunun pazısından yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak Ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. İşte ne olursa, o an olur!

Muhtar, Ormancı'nın ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa Bey tetiği çoktan çekmiştir... Ormancı bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. ikinci atış üzerine Mehmet in, yere düşer.

Arka cebinde tabaka olduğu için, ona hiç bir şey olmaz. Bu arada ne yazık ki, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik'i vurur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik'i, tahta bir sal üzerinde Muğla devlet hastahanesine götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey'e:

Babamın selamı var, bu adamı iyileştir. der.
Veli Bey:
-O ölecek, önce senin kolunu saralım. der. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırarak:
-Ben ölüyorum hakkını helal et. der.
Mustafa:
-Hayır, sen ölmeyeceksin! derken ağlamaya başlar. Aslında orada herkes efelerin ağlamadığını bilir. Ancak Mustafa, arkadaşının bu durumuna dayanamamıştır.
Gerçekten de biraz sonra Tevfik, hayata gözlerini kapar. Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için polise teslim olur, Bu olay üzerine dört yıl ceza yer. Ceza. evindeyken her gece Tevfik rüyasına girer. Ancak Ormancı'ya kini gittikçe artar. Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Ormancı, tayin ister.
Kavaklıdere Orman Müdürlüğüne atanır. Aslen Marmarislidir. Emekliliğinden sonra oraya yerleşir. Doksanlı yılların başında, kendi memleketi olan Marmaris'te ölür.

Mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla merkeze yerleşir.

Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşını Muhtar Tevfik Cezayirli'yi tek
kurşunla öldürdüğünde arkada yirmi beş yaşında bir eş ve üç çocuk bırakır. Muhtar'ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayınca birkaç yıl sonra aklı dengesini yitirir. Oğlanın biri İzmir'e yerleşir. Diğer oğlanla kız, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam etmekteler.

Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa'ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. İşte Gevenes köyünde yaşanan bu acı olay da bu kişi tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü ''Ormancıdır.'' Bir gün, radyodan duyduğu bu türkü ile unutmak istediği olayları, tekrar yaşar gibi olur. Radyoyu kapatır, bu türküden çok incinmiştir.

Ormancı türküde Ormancı adı ile, Mustafa Şahbudak ise ''Bay Mustafa" adı ile yer almıştır.

Ormancı Mehmet'in bir anlık sarhoşluğunun musibetini, yıllarca pişmanlık
duyarak ve memleketinde barınamayarak ödedi demek yanlış olur.
Çünkü o türkü yaşadığı müddetçe kötü adam olarak anılacaktır ve tarihe öyle geçecektir.*


ORMANCI TÜRKÜSÜ

Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya
Bay Mustafa çağırdı, dam oynamaya,
Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
Söz dinlemez Ormancı, çekmiş kafayı
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

Gevenes' in ortasında, değirmen döner,
Değirmenin suları, dağından iner,
Ormancı'ya atılan kurşun, Tevfik' e döner,
Tevfik' in feryatları, yürekler deler,
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

Gevenes' in suları hoştur içmeye,
Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
Tevfik' imi vurdular, hiç mi hiç yere,
Yazık ettin Ormancı, köyün iki gencine
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı
2007-12-10 (02:23)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
Kayıt: 2007-10-28 (17:19)
Mesaj: 41
Denizin Dibinde (Hatça)

Burdurdan Antalyaya doğru giderken yaklaşık 38 km. uzaklıkta bulunan Arvallı, yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye.

Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar bulunan bir evde oturur. Türküde sözü geçen pınar bu pınardır.

Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çobanı Hatçaya gönlünü kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir.Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar çok olsa da aşklarına engel olamazlar ve bir zaman sonra birlikte kaçmaya karar verirler. Çobanla birlikte kaçarak Antalyaya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde (Kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim Can isimli mahalli sanatçı bu türküyü yakar.

Denizin dibinde demirden evler
Ak gerdanın altında çiftedir benler
O kınalı parmaklarda o beyaz eller
Yolcuyu yolundan eyleyen dilber

Ovalara duman inmiş göremedin mi
A kız kendi saçını öremedin mi
Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz
Gel seninle gezelim ince belli kız

Arvalı'nın önünde pınarlar harlar
Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar
Ben Hatça'yı yitirdim dumanlı dağlar
Gözlerimin pınarları durmadan çağlar

Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor
Hatça'yı görenler sevdalanıyor
Onu onu onu onu onu onuna
Ben de yandım Hatça'nın basma donuna

Yüce dağbaşında ekin ekilmez
Yağmur yağmayınca kökü sökülmez
Ellerin köyünde kahır çekilmez
Doldur doldur ağuları içelim Hatçam

Ovalara duman inmiş göremedin mi
A kız kendi saçını öremedin mi
Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz
Gel seninle gezelim ince belli kız
2007-12-10 (02:26)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
İsmi Lazımdeğil (FıRTıNa85)
Kayıt: 2007-10-28 (17:19)
Mesaj: 41
Çökertme Zeybeği

Bodrum daha Bodrum olmadığı zamanlarda yöre insanı turizmden bihaber iken buralardaki geçim kaynaklarından biri de hemen karşıdaki Yunan adasından illegal ticaret yapmakmış.Türkünün kahramanı Halil'de hayatını bu şekilde kazananlardanmış. Buradan oraya tütün götürür, oradan da mastika rakısı falan getirirmiş.Halil'in yavuklusu da güzelliği Bodrum'da dillere destan olan Gülsüm'müş,ama Bodrum'un Çerkez kaymakamının da gözü Gülsümdeymiş.Bu yüzden kaçakta Halil'i yakalamak için tüm gücünü ortaya koyuyormuş kaymakam.Yine birgün Halil kaçağa çıkmadan dönüşte Bitez Yalısına çıkacakları haberini salmış ki muhbirleri yanıltsın.Aslında arkadaşları Aspat koyunda bekleyeceklermiş. Kaçak dönüşünde Halil ve can arkadaşı İbraham Çavuş yolu şaşırıp karanlıkta Aspat diye Bitez yalısına girince kıyamet kopmuş.Pusudaki kaymakam önderliğindeki kolcular basmışlar kurşunu.Çatışma sırasında bir kolcu tarafından hançerlenerek öldürülmüş Halil.Gülsüm başta olmak üzere tüm Bodrum yasa bürünmüş ve adına bu türkü yakılmış.


Emre Türker'den alıntı olarak yayınlanan hikaye:

Yiğitliği dillerde dolaşan, mert, irikıyım, kaşı-gözü eli-yüzü düzgün bir Bodrum delikanlısı varmış, adı Halilmiş. Herkesin yüreğini sızlatan türkünün dilden dile dolaştığı dönemlerde, yerli halkın geçimini sağlaması oldukça güçmüş. Bu nedenle de Halil, kimseye zarar vermeksizin sadece ekmek parası kazanmak için kaçakçılıkla uğraşıp, yaşamını sürdürüyormuş. Yaptığı iş ise, en yakın dostu İbrahim Çavuş ile memleketindeki tütünleri, Yunan adalarına taşımak, dönüşte uzo rakısı, kahve ve kanyak gibi şeyler getirmekmiş. Bitez Yalısında oturan, güzelliği dillere destan Çakır Gülsüm adında biri varmış. Tüm yöre halkı, bu iki sevilen kişiyi birbirlerine yakıştırırmış. Zaten onların kalbi de birbirlerine aitmiş. Bir de astığı astık, kestiği kestik, Çerkez Kaymakam olarak bilinen Bodrum Kaymakamı varmış ki, halk arasında Kalleş Kaymakam olarak bilinen bu adam da aynı Halil gibi Gülsüme aşıkmış. Kimilerine göre aynı sevdadan yola çıkarak, kimilerine göre kaymakamın yalakaları �Efe Halili yakala, Gülsümü kendine al, adın şanın yayılsın şişirmeleriyle başlamış bu öykü. Yiğit Halil ve can dostu İbrahim Çavuş, kaçak malları yükleyerek, yine Yunan adalarına doğru yola çıkmışlar. Kendisine pusu kurmaya hazırlanan kaymakamın planlarını bildikleri için, gammazcıları şaşırtmak adına dönüşte Bitez Yalısına inecekleri haberini yaymışlar. Fakat Aspata yanaşacaklarmış. Gece çok karanlık olduğundan, yanlışlıkla Aspat yerine Bitez Yalısına yanaşınca olan olmuş. O arada sandalı kurşun yağmuruna tutan kaymakamın adamları, yine söylentilere göre ya kurşunlayarak, ya da bir kolcunun hançer darbesiyle yiğit Halili öldürmüşler. Bu olaydan sonra Çakır Gülsüm kadar Bodrum halkının da yüreklerini ateş sarmış. Ardından işte bu ağıt yakılmış. Gece karanlığında yanlışlıkla Bitez Yalısına yanaşan Halilin ardından �Burası da Aspat değil Halilim aman Bitez Yalısı diyerek yüreklerine acıyı gömmüşler.


Çökertme'den çıktım başım selamet
Bitez yalısına varmadan koptu kıyamet
Arkadaşım İbrahim Çavuş Allahıma emanet

Burası da Aspat değil Bitez yalısı
Yüreğime ateş saldı kurşun yarası

Gidelim gidelim Çökertme'ye varalım
Kolcular görürse nerelere kaçalım
Teslim olmayalım yaylım ateş saçalım

Burası da Aspat değil Bitez yalısı
Yüreğime ateş saldı kurşun yarası

Güvertede gezer iken kunduram kaydı
İpek de mendilimi Halilim ürüzgar aldı
Çakır gözlü Gülsüm'ü Çerkes kaymakam aldı

Burası da Aspat değil Bitez yalısı
Yüreğime ateş saldı kurşun yarası