Mesaj Panosu
|
|
RİSALE-İ NUR OKUDUNUZ MU? | |
|
|
||
Kayıt: 2008-01-13 (23:47)
Mesaj: 23
Mesaj: 23
risale-i nur fethullah güven'in yazdığı uyduruk birşey. tevratın exodus bölümlerini yazmış din diye. siz de okuyun. güzel bi kitap öneririm filan. he tabe. sonra ülke böylelerine kalıyor.
Kayıt: 2007-09-09 (11:33)
Mesaj: 43
Mesaj: 43
Al sana bir tane daha.Akıllı insan Risale-i Nur f.gülen in değil.Sana sadece gülüyorum.


Kayıt: 2008-02-06 (18:15)
Mesaj: 149
Mesaj: 149
ELanor TeLrunya demiş ki:
risale-i nur fethullah güven'in yazdığı uyduruk birşey. tevratın exodus bölümlerini yazmış din diye. siz de okuyun. güzel bi kitap öneririm filan. he tabe. sonra ülke böylelerine kalıyor.
neyse bari ben söyliyeyim RİSALELERİ SAİT NURSİ yazmıştır.
Kayıt: 2007-10-31 (16:06)
Mesaj: 185
Mesaj: 185
ELanor TeLrunya demiş ki:
risale-i nur fethullah güven'in yazdığı uyduruk birşey. tevratın exodus bölümlerini yazmış din diye. siz de okuyun. güzel bi kitap öneririm filan. he tabe. sonra ülke böylelerine kalıyor.
arkadasm suanda kendını kucuk dusurmekden baska bır sey yapmıyorsun bılmem farkındamısın ..bılgı sahıbı ınsanların buyuk kısmı suanda sana kahkahlarla guluyor dıger kısmı kı az bır kısım buda sana acı**** bakıyor...
bırılerı hakkında elestırı yazarken yada bırılerını boyle yererken hıc olmadı haklarında yada hayatlarını azda olsada bıl derım ...yoksa bu sekılde kucuk dusme ıhtımalın agır derece kacınılmaz
bılmıyorum hıc baktın mı ama ben baya bır ıncelıdım dedıgın tevratla yada ıncıllle kıtapların alakası hıc yok ...yakını uzagı bırak bırı gercekten arastırma nerdeyse bazı noktalarda agır derecede bılım var bırısı ıse manıfesto olayı yanı hıkaye yazsam ben bıle daha ıyısını yazardım ....
bılmıyorum ama hıc ıncıl okudun mu ...ama ınanıyorum eger okuyasaydın bunları yazacagını sanmıyorum ...eger rısale nurlardan onlardan bıseler olsaydı durumuna bakıyorum ...oyle bıse olsa ınan bızım mıllet okumayı bı kenare bırak kahkahalarla guler bıde ....ıncılı okuyunca kuranı kerımıın degerını daha ıyı bı anladım ...kıtabı buyuk cogunlugu zamanın papazları donemınde degıstırılmıs ve asırı derecede carpık bı durum olusmus eh kafalarına gore yazınca ortaya boyle bıse cıkmıs
normal yanı ıkıncısı kıtabı hz.İSA tarafından degılde bır baskasının agzından oda pankors felan mı ne bır adam tarafından kaleme alınmıs ..bunuda belırtıyım yanı
tevrata gelınce ...kıtabı tam okumadım ama bellı kısımlarını bı kıtap ustunde buda arastırma ve amerıkalı bır yazar tarafından alınmıs bır kıtapda okudum ...ınanmıyacaksın ama bı kutsal kıtapda bu kadar sapıkca seyler koymuslarkı okurken kıtabı mı yoksa porno dergısınden alıntımı dıye dusundum ...ama durum gercektı ...bununda zamanında yahuduler tarafından o zamanın bır kulturel degısım yapmam ıcın bunları eklenmıs denıyor ...ve bır kutsal kıtap ıcın gercekten cok cırkın bır durum ...uzuldum gercekten ...ha unutmadan kıtabın adı dunyadakı gızlı gucler GARY ALLEN pıyasada bullan bırraz zor ınternete bulabılırsın okumanıda tavsıye ederım ...
bıde adına bakılırsa hrıstıyan yada yahudı durumuda var eger senın dınıın hakkında agır bır ıhtam kullandıysam ozur dılerım ama bızıde alıyısla karsıla ...bızım degerverdıgımız ıslamın bellı baslı sancaktarlarına hakeret derecesınde yazarken ..bazı zaman tozu kacırıyoruz artık galıba dedelerımız gıbı hosgorulu olamıypruz yada bu devre bu bıle fazla
arastırma ya devam arkadaslar
hade herkese kolay gelsın ....
Kayıt: 2008-02-25 (21:48)
Mesaj: 8
Mesaj: 8
risale-i nur Saidi kürdi ye ait degilmi?Pek sayın nurcu kardesim...
Kayıt: 2008-02-25 (21:48)
Mesaj: 8
Mesaj: 8
bu kitap fethullah gülece ait degil bilmeyenler konusmasın yorumda yapmasın bayagılasıyor...
Kayıt: 2008-02-25 (21:48)
Mesaj: 8
Mesaj: 8
1877 yılında Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde doğan
ve 24 mart 1960 tarihinde ölen ve bidayette Saidi Kürdi diye anılan
bir şahsın esas gayesi, Türklüğü tahrif ederek ayrı bir Kürt
devleti kurmaktır. Nitekim yaşamı boyunca bu amacını
gerçekleştirmek için etkinlik göstermiştir.
Doğduğu bölgeden İstanbul'a gelen Said-i Kürdi, 31 Mart
ayaklanmasına katılmış, Milli mücadele döneminde Kürt Teali
Cemiyeti kurucuları arasında yer almıştır.
(kaynak Marmara Brifingi: Orgeneral turgut Sunalp, Korgeneral
Abdurrahman Ergeç, Tümgeneral Recai Engin, Tümgeneral, Memduh
Ünlütürk, Tümgeneral Fazıl Polat, Kur. Alb. Fikret Küpeli...) Bu
zamandan 1950'ye kadar risaleleri yaymaya ve cemaatini büyütmeye
devam etmiştir.
1950 sonrasında yazmış olduğu risalelere dayanan cemaatini iyice
güçlendirmiş ve bu dönemki DP hükümeti le işbirliğine
girmiştir. Atatürk'ün başlatıığı toprak reformunu yarıda
bırakarak bölgesinin ağalara ve şeyhlerin elinde kalmasında
büyük pay sahibi olan Said-i Nursi zamanın iktidarı Adnan Menderes
tarafından eli öpülerek el üstünde tutulmuştur.
1960 ihtilaliyle birlikte Adnan Menderes ve diğerleri asılmıştır.
Said-i Nursi'nin cesedi de İhtilal subayları tarafından ortadan
kaldırılmıştır.
Volkan Gazetesi
Şeriat devleti isteyenlerin bütün hareketlerinin gerisinde
emperyalizmin çirkin yüzü sırıtmaktadır. 31 Mart irtica olayında
da Derviş Vahdeti'nin ve Melanzade Rıfat'ların iplerini elinde tutan
gerçek güç emperyalizmdir.
15 Aralık 1908 tarihli Volkan, İngilizlerin adem-i merkeziyetçiliği
sayesinde Kıbrıs'ın "küçük bir İsviçre" haline geldiğini ileri
sürmektedirler. Oysa ki Kıbrıs İngiltere hükümetinin Osmanlı'dan
alacaklarına akrşılık rehin aldığı fakat ilk bahaneyle el
koyduğu veişgal ettiği, nüfusunun da Yarıya yakınının Türk
olduğu bir topraktır. İngilizlerin burayı tek kurşun bile
sıkmadan dalavereyle ele geçirmesini ve sömürge kurmasını Volkan
gazetesi alkışlamaktadır.
8 Nisan 1909 tarihli Volkan: "İngiliz Hükümetinden, kuvvetli,
mütefennin, her surette müterakki, hami-i insaniyet bir hükümetin
mevcudiyetini hala mutasavver mir?" diyerek bugünkü Amerikan
dalkavukluğuna andırır biçimde İngiltere'nin her yönden
propagandasını yapmaktadır.
İşta 31 Mart olayının başkahramanı Derviş Vahdeti dahi,
günümüz Amerikan şeriatçılarına benzer biçimde koyu bir İngliz
İngiliz şeriatçısıdır. 31 Mart yobazları önlerine çıkan
ilerici subayları şehit ettikleri halde hristiyan kafirlere karşı
davranışlarında son derece "centilmen"dirler. Yobazlara 31 Mart
günü yollarda rastladıkları hristiyanlara korkmamaları için
teminat vermişler, yabancı elçiliklerin kapılarına da nöbetçiler
dikmişlerdir.
İsyandan sonra hükümet 31 Mart olayında ünlü "Intelligence
Service"e mensup İngiltere elçiliği baştercümanı Fitz Maurice ile
onun ihzmetindeki yerli işbirlikçilerin marifetlerini saptamışlar
ama bu konuyu kurcalamaktan kaçınmışlardır.
31 Mart Ayaklanması
Halkın temsil edildiği parlamentonun kaldırılarak, Padişahın
mutlak egemenliğinin geri getirilmesi için çıkan ve sloganı: "Halk
burada çoban nerede?!" olan bu ayaklanma Mustafa Kemal Atatürk'ün
komuta ettiği Yıldırım Orduları tarafından bastırılmıştır.
Bu ayaklanmada önemli rol oynayan Volkan gazetesi'nde de yazıları
çıkan Said-i Kürdi Isparta'ya sürülmüştür.
Kürt Teali Cemiyeti
1. Dünya savaşında yenilince yurd emperyalistler tarafından daha
önce yapılmış anlaşmaya uygun olarak işgale başlandı. Ülkenin
her yerinde Yunan ayrılıkçısı, Ermeni ayrılıkçısı Kürt
ayrılıkçısı cemiyetler türemeye başladı.
Isparta'daki sürgünden memleketine dönen Said-i Kürdi yine
İngilizlerin işgal planına uygun olarak Doğu'da ve güneydoğuda
İngiliz hükümeti destekli bir Kürdistan kurulması amacıyla "Kürt
Teali Cemiyeti" kurucuları arasında yerini aldı.(kaynak: Marmara
brifingi, 1971)
Bir yandan işgalcilerle mücadele eden Ankara hükümeti bir yandan da
İngiliz destekli gerici isyanları bastırmakta başarılı olunca
Said-i Kürdi bu sefer M. Kemal'le görüşmek için Ankara'ya gitti.
Amacın şeriat devleti kurmak olmadığını, ulusal temele dayanan
devlet kurmak olduğunu anlayınca bundan vazgeçti.
Bugün dahi Nurculukta cuma namazı kılınması farz kabul edilmez.
Çünkü Said-i Kürdi'nin anlayışına göre ülke hala "müslüman"
değildir. "Dar-ül harp"tir. Yani şeriatı getirmek için
savaşılması geren topraklardır.
Bu anlayışa uygun olarak çıkan ve arkasında İngiliz desteği
olduğu resmi belgelerle kanıtlanmış olan Şeyh Sait isyanına
katıldığı için İstiklal Mahkemesince yargılandı ve birçok ilde
sürgün yaşadı. İngiliz destekli bağımsız Kürdistan isteyen bu
ayaklanma birçok şehrin yıkımına, ordunun büyük ölçüde kayıp
vermesine ve misak-ı Milli sınırlarımız içinde olan Musul ve
Kerkük'ün İngilizlere kalması ile sonuçlandı.
Nur cemaati'nde Atatürk'ün "Öküz aleyhisselam", "Beton Kemal",
"Deccal" gibi isimlerle anılmasınınn arkasında bu şeriatçı
ayaklanmaların uğradığı hezimetler yatmaktadır.
Risaleleri ve fikirleri
Said-i Nursi'nin yaşamı boyunca yazmış olduğu risalelerin tümüne
"Risale-i Nur Külliyatı" denir.
Türkçe konuşan insanların %90'ının anlayamayacağı bir dil
kullanan(ve kişisel düşünceme göre hiç de derin anlamı olmayan
ve birbirinin tekrarı niteliğinde olan) bu eser, başlarda cifir'in
İslam dışı olduğunu söylediği halde("cifir..., gaybı Allah'tan
başkası bilmez ayetine karşı edep dışı bir davranıştır")(bkz.
Lem'alar s. 39(yazıldığı tarih 1957) daha sonraki kitaplarında
sık sık cifir kullanarak kendisinin ve yazdıklarının ne kadar
yüce olduğunu anlatır. Buna örnek vermek gerekirse:
"-... İçlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır-
anlamındaki ayetin cifir yyönünden sayı değeri 1303 eder. Hud
Suresinde -Emrolunduğu gibi hareket et-, anlamında bir ayet olduğu
gibi Şura suresinin 2. ayetinde de aynı anlamda bir ayet vardır.
-Vav-la başlayan Şura suresindeki ayetin cifir yönünden sayı
değeri de 1309 eder. Bu tarihte bütün muhataplar içinde özellikle
birine Kur'an adına iltifat ediliyor, doğru olmak yolunda buyruk
veriliyor. Birinci tarih(1303)de ise, Risale-i Nurlar müellifi(Said-i
Nursi)nin ilim tahsiline başladığı tarihtir. İkinci ayetin tarihi
ise O müellif(Said-i Nursi)nin harika bir şekilde pek az bir zamanda
ilimce en son noktaya ulaştığı(!), tahsili bitirdikten sonra ders
vermeğe başladığı ve 3 ayda, bir kış içinde, 15 senede ancak
okunabilen 100'den çok kitap okuduğu ve o zamanın o muhitte en
ünlü alimlerinin yanında o 3 ayın mahsulu fakat 15 yılın mahsulü
kadar olan ilimleri kazandığı, ne kadar büyük bir alim olduğunu;
hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya en doğru cevabı
vermekle ispat ettiği tarihe rastlar."(Tasdik-i Gaybi, s. 61-62, yıl
1958)
Ayrıca Hz. Ali'nin vbg. İslam Dünyası'ndaki ünlü kişilerin
sözlerinden cifir yaparak kendisini haber verdikleri anlamını
çıkartır. Oysa İslam'da gelecekten haber vermek yasaktır!...
Said-i Nursi bir yerde de kendisini şöyle tanıtır:
"İngiltere'nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhülislamlık'a 6 soru
sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya 6 kelimeyle cevap veren;
Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı
düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık
verip üstün çıkan;
.... Gerek Avrupa filozoflarına, gerek ülemasına ve gerek okullarda
yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan
soruları eksiksiz cevaplandıran..."(Lem'alar Risalesi)
İşte Said-i Nursi böyle üstün bir kişi olduğunu kendisi
anlatıyor...
Ayrıca İzmir ve Erzincan Depremleri için şöyle dediğini F. Gülen
kendisi naklediyor:"Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu(dine hizmet
eden) veya onlar yenik durumda idiler ki bu bela başlarına geldi.".
Yani müslümanı varsa bile azınlıktıaydı. Depremler bu yüzden
olmuştu.
Fethullah Gülen de bu söze dayanrak şunu ekliyor( Prizma 2 sf 66): "
-Devlet bu belayı hazrıladı, altyapı hazır değildi, inşaat
ruhsatı verilmemeliydi vs.- diyorlar. Halbuki İslam inancına göre
maziye ve musibetlere kader açısından bakılır. Artık bu safhada
bize Allah'a tevekkül etmek düşer. Yoksa böyle bir bakış
açısı, musibeti Üstad'ın ifadesiyle ikileştirir
ve 24 mart 1960 tarihinde ölen ve bidayette Saidi Kürdi diye anılan
bir şahsın esas gayesi, Türklüğü tahrif ederek ayrı bir Kürt
devleti kurmaktır. Nitekim yaşamı boyunca bu amacını
gerçekleştirmek için etkinlik göstermiştir.
Doğduğu bölgeden İstanbul'a gelen Said-i Kürdi, 31 Mart
ayaklanmasına katılmış, Milli mücadele döneminde Kürt Teali
Cemiyeti kurucuları arasında yer almıştır.
(kaynak Marmara Brifingi: Orgeneral turgut Sunalp, Korgeneral
Abdurrahman Ergeç, Tümgeneral Recai Engin, Tümgeneral, Memduh
Ünlütürk, Tümgeneral Fazıl Polat, Kur. Alb. Fikret Küpeli...) Bu
zamandan 1950'ye kadar risaleleri yaymaya ve cemaatini büyütmeye
devam etmiştir.
1950 sonrasında yazmış olduğu risalelere dayanan cemaatini iyice
güçlendirmiş ve bu dönemki DP hükümeti le işbirliğine
girmiştir. Atatürk'ün başlatıığı toprak reformunu yarıda
bırakarak bölgesinin ağalara ve şeyhlerin elinde kalmasında
büyük pay sahibi olan Said-i Nursi zamanın iktidarı Adnan Menderes
tarafından eli öpülerek el üstünde tutulmuştur.
1960 ihtilaliyle birlikte Adnan Menderes ve diğerleri asılmıştır.
Said-i Nursi'nin cesedi de İhtilal subayları tarafından ortadan
kaldırılmıştır.
Volkan Gazetesi
Şeriat devleti isteyenlerin bütün hareketlerinin gerisinde
emperyalizmin çirkin yüzü sırıtmaktadır. 31 Mart irtica olayında
da Derviş Vahdeti'nin ve Melanzade Rıfat'ların iplerini elinde tutan
gerçek güç emperyalizmdir.
15 Aralık 1908 tarihli Volkan, İngilizlerin adem-i merkeziyetçiliği
sayesinde Kıbrıs'ın "küçük bir İsviçre" haline geldiğini ileri
sürmektedirler. Oysa ki Kıbrıs İngiltere hükümetinin Osmanlı'dan
alacaklarına akrşılık rehin aldığı fakat ilk bahaneyle el
koyduğu veişgal ettiği, nüfusunun da Yarıya yakınının Türk
olduğu bir topraktır. İngilizlerin burayı tek kurşun bile
sıkmadan dalavereyle ele geçirmesini ve sömürge kurmasını Volkan
gazetesi alkışlamaktadır.
8 Nisan 1909 tarihli Volkan: "İngiliz Hükümetinden, kuvvetli,
mütefennin, her surette müterakki, hami-i insaniyet bir hükümetin
mevcudiyetini hala mutasavver mir?" diyerek bugünkü Amerikan
dalkavukluğuna andırır biçimde İngiltere'nin her yönden
propagandasını yapmaktadır.
İşta 31 Mart olayının başkahramanı Derviş Vahdeti dahi,
günümüz Amerikan şeriatçılarına benzer biçimde koyu bir İngliz
İngiliz şeriatçısıdır. 31 Mart yobazları önlerine çıkan
ilerici subayları şehit ettikleri halde hristiyan kafirlere karşı
davranışlarında son derece "centilmen"dirler. Yobazlara 31 Mart
günü yollarda rastladıkları hristiyanlara korkmamaları için
teminat vermişler, yabancı elçiliklerin kapılarına da nöbetçiler
dikmişlerdir.
İsyandan sonra hükümet 31 Mart olayında ünlü "Intelligence
Service"e mensup İngiltere elçiliği baştercümanı Fitz Maurice ile
onun ihzmetindeki yerli işbirlikçilerin marifetlerini saptamışlar
ama bu konuyu kurcalamaktan kaçınmışlardır.
31 Mart Ayaklanması
Halkın temsil edildiği parlamentonun kaldırılarak, Padişahın
mutlak egemenliğinin geri getirilmesi için çıkan ve sloganı: "Halk
burada çoban nerede?!" olan bu ayaklanma Mustafa Kemal Atatürk'ün
komuta ettiği Yıldırım Orduları tarafından bastırılmıştır.
Bu ayaklanmada önemli rol oynayan Volkan gazetesi'nde de yazıları
çıkan Said-i Kürdi Isparta'ya sürülmüştür.
Kürt Teali Cemiyeti
1. Dünya savaşında yenilince yurd emperyalistler tarafından daha
önce yapılmış anlaşmaya uygun olarak işgale başlandı. Ülkenin
her yerinde Yunan ayrılıkçısı, Ermeni ayrılıkçısı Kürt
ayrılıkçısı cemiyetler türemeye başladı.
Isparta'daki sürgünden memleketine dönen Said-i Kürdi yine
İngilizlerin işgal planına uygun olarak Doğu'da ve güneydoğuda
İngiliz hükümeti destekli bir Kürdistan kurulması amacıyla "Kürt
Teali Cemiyeti" kurucuları arasında yerini aldı.(kaynak: Marmara
brifingi, 1971)
Bir yandan işgalcilerle mücadele eden Ankara hükümeti bir yandan da
İngiliz destekli gerici isyanları bastırmakta başarılı olunca
Said-i Kürdi bu sefer M. Kemal'le görüşmek için Ankara'ya gitti.
Amacın şeriat devleti kurmak olmadığını, ulusal temele dayanan
devlet kurmak olduğunu anlayınca bundan vazgeçti.
Bugün dahi Nurculukta cuma namazı kılınması farz kabul edilmez.
Çünkü Said-i Kürdi'nin anlayışına göre ülke hala "müslüman"
değildir. "Dar-ül harp"tir. Yani şeriatı getirmek için
savaşılması geren topraklardır.
Bu anlayışa uygun olarak çıkan ve arkasında İngiliz desteği
olduğu resmi belgelerle kanıtlanmış olan Şeyh Sait isyanına
katıldığı için İstiklal Mahkemesince yargılandı ve birçok ilde
sürgün yaşadı. İngiliz destekli bağımsız Kürdistan isteyen bu
ayaklanma birçok şehrin yıkımına, ordunun büyük ölçüde kayıp
vermesine ve misak-ı Milli sınırlarımız içinde olan Musul ve
Kerkük'ün İngilizlere kalması ile sonuçlandı.
Nur cemaati'nde Atatürk'ün "Öküz aleyhisselam", "Beton Kemal",
"Deccal" gibi isimlerle anılmasınınn arkasında bu şeriatçı
ayaklanmaların uğradığı hezimetler yatmaktadır.
Risaleleri ve fikirleri
Said-i Nursi'nin yaşamı boyunca yazmış olduğu risalelerin tümüne
"Risale-i Nur Külliyatı" denir.
Türkçe konuşan insanların %90'ının anlayamayacağı bir dil
kullanan(ve kişisel düşünceme göre hiç de derin anlamı olmayan
ve birbirinin tekrarı niteliğinde olan) bu eser, başlarda cifir'in
İslam dışı olduğunu söylediği halde("cifir..., gaybı Allah'tan
başkası bilmez ayetine karşı edep dışı bir davranıştır")(bkz.
Lem'alar s. 39(yazıldığı tarih 1957) daha sonraki kitaplarında
sık sık cifir kullanarak kendisinin ve yazdıklarının ne kadar
yüce olduğunu anlatır. Buna örnek vermek gerekirse:
"-... İçlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır-
anlamındaki ayetin cifir yyönünden sayı değeri 1303 eder. Hud
Suresinde -Emrolunduğu gibi hareket et-, anlamında bir ayet olduğu
gibi Şura suresinin 2. ayetinde de aynı anlamda bir ayet vardır.
-Vav-la başlayan Şura suresindeki ayetin cifir yönünden sayı
değeri de 1309 eder. Bu tarihte bütün muhataplar içinde özellikle
birine Kur'an adına iltifat ediliyor, doğru olmak yolunda buyruk
veriliyor. Birinci tarih(1303)de ise, Risale-i Nurlar müellifi(Said-i
Nursi)nin ilim tahsiline başladığı tarihtir. İkinci ayetin tarihi
ise O müellif(Said-i Nursi)nin harika bir şekilde pek az bir zamanda
ilimce en son noktaya ulaştığı(!), tahsili bitirdikten sonra ders
vermeğe başladığı ve 3 ayda, bir kış içinde, 15 senede ancak
okunabilen 100'den çok kitap okuduğu ve o zamanın o muhitte en
ünlü alimlerinin yanında o 3 ayın mahsulu fakat 15 yılın mahsulü
kadar olan ilimleri kazandığı, ne kadar büyük bir alim olduğunu;
hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya en doğru cevabı
vermekle ispat ettiği tarihe rastlar."(Tasdik-i Gaybi, s. 61-62, yıl
1958)
Ayrıca Hz. Ali'nin vbg. İslam Dünyası'ndaki ünlü kişilerin
sözlerinden cifir yaparak kendisini haber verdikleri anlamını
çıkartır. Oysa İslam'da gelecekten haber vermek yasaktır!...
Said-i Nursi bir yerde de kendisini şöyle tanıtır:
"İngiltere'nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhülislamlık'a 6 soru
sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya 6 kelimeyle cevap veren;
Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı
düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık
verip üstün çıkan;
.... Gerek Avrupa filozoflarına, gerek ülemasına ve gerek okullarda
yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan
soruları eksiksiz cevaplandıran..."(Lem'alar Risalesi)
İşte Said-i Nursi böyle üstün bir kişi olduğunu kendisi
anlatıyor...
Ayrıca İzmir ve Erzincan Depremleri için şöyle dediğini F. Gülen
kendisi naklediyor:"Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu(dine hizmet
eden) veya onlar yenik durumda idiler ki bu bela başlarına geldi.".
Yani müslümanı varsa bile azınlıktıaydı. Depremler bu yüzden
olmuştu.
Fethullah Gülen de bu söze dayanrak şunu ekliyor( Prizma 2 sf 66): "
-Devlet bu belayı hazrıladı, altyapı hazır değildi, inşaat
ruhsatı verilmemeliydi vs.- diyorlar. Halbuki İslam inancına göre
maziye ve musibetlere kader açısından bakılır. Artık bu safhada
bize Allah'a tevekkül etmek düşer. Yoksa böyle bir bakış
açısı, musibeti Üstad'ın ifadesiyle ikileştirir
Kayıt: 2008-02-25 (21:48)
Mesaj: 8
Mesaj: 8
DİNLERARASI DİYALOG, SAF BİR PROJE Mİ?
29.10.2006 von Administ
Peki bütün bu olgulara gerçeklere rağmen, diyalogun samimi olmayacağı açığa çıkmış olmuyor mu? Zaten samimi olmadıkları, yaptıkları beyanlardan da anlaşılmaktadır. Örneğin Fethullah Gülen hoca efendi samimiyetle El Kaide’nin eylemlerini kınarken, Patrik Bartelemoeus, Hahambaşı İshak Haleva, ya da dünya ölçeğinde Papab açıktan, yani resmi anlamda İsrail’in ve Amerika’nın İslam dünyasındaki vahşetlerini asla kınamamışlardır. Lütfü Özşahin, Milli Gazete
~ * ~
Dinler arası diyalog üzerine bir derkenar
"Sen milletlerine (dinlerine) tabi oluncaya kadar Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar." Bakara 120
Diyalog, kelime olarak pozitif bir anlam taşımaktadır, Grekçe “dialogos” Latinceye “dialogus” sohbet etme anlamında geçmiştir ve nihayet diyalog, bireyler ve toplumlar arasında ya ekonomik, ya psiko-sosyal, ya da kültürel, ekonomik ve politik düzeyde olur. Diyaloğun mutlaka çıkar gözetmemesi ön şart değildir. Zira, diyalogda bulunan kesimlerin elbette bir birilerinden bekleyecekleri, bir takım çıkarları, taktik ve stratejik hedefleri söz konusu olacaktır. Yani diyalog sadece tanımaya yönelik bir anlam taşımamaktadır.
İşte bu nedenledir ki, 1962-1965 tarihleri arasında 141 ülkeden 2860 kadar temsilcinin katılımı ile gerçekleşen İkinci Vatikan Konsili, üç yıl içerisinde önemli kararlar aldı. Bu kararların en önemlisi şüphesiz “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının” kurulması idi.
Artık Papa 23. John, Asya kıtasının hıristiyanlaştırılması zamanının gelip geçmekte olduğuna inanıyordu. Fakat bu nasıl yapılmalıydı, zira daha önce denenen metodlar esas olarak misyonerliği içinde barındıran bilim kisveli yöntemlerdi; çok büyük çabalara rağmen istenilen sonuçlar alınamamıştı. Örneğin Oryantalism, (Doğu bilimcilik, özelde İslam dünyası), Evangelion (müjdeyi, yani İncil’i yayma), Proclomation (İsa Mesih’in Tanrılığını ve Kutsal Ruh olduğunu açığa vurma, davet), Witness (İsa’nın Tanrı oğlu olduğuna şehadet etme) tüm bu metod ve kavramsallaştırmaların misyonerlik faaliyetinden, yine sömürgeciliğin ve emperyalizmin keşif kolu olarak çalışmaktan başka bir şey olmadığını anlamak, Hristiyan olmayanlar için zor olmadı.
Durumu iyi analiz eden Vatikan, artık diyalog yolu ile hırıstiyanlaştırma faaliyetine girecekti. Zira, diyaloğa kapı aralayan İkinci Vatikan Konsili’nin kilise ile ilgili olan Üçüncü Bölümünde (Lumen Gentium, İnsanların ışığı) şöyle denilmektedir ki, bu diyalogdan Vatikan’ın ve hıristiyanların ne anladığının en büyük delilidir: “Nihayet İncil’i henüz kabul etmemiş olanların, çeşitli biçim ve şekillerde Tanrı’nın Halkı’na katılmaları için yola koyulmaları öngörülmüştür. Ancak Tanrının Kurtuluş Yasası Yaratıcıyı tanıyanların hepsini İbrahim peygambere inanıp, bizimle beraber tek tanrıya inanan Müslümanları da kapsamaktadır. Kilise, Tanrının şerefini yükseltmek ve bütün bu umutsuz (hıristiyan olmayanların, Müslümanlar gibi) insanların kurtuluşunu gerçekleştirmek için Efendimizin Tanrının oğlu İsa’nın “her yaratığa İncil’i vaaz edin” (Markos, 16-16) şeklindeki buyruğunu daima hatırlayarak, özenle İncil’in yayılmasını amaçlayan misyonlarını kalkındırmakta ve sonuna kadar desteklemektedir.”
“Extra ecclesiam nulla salus”
Diğer taraftan, diyaloğun başlatıcılarından 5. Paul da İkinci Vatikan Konsili’nde, diyaloğun gerçek amacı konusunda, konsil üyelerine şöyle seslenir: “İncil, her yaratığa İncil’i vaaz için tüm dünyaya yayılın der; ben ise buna şunları da ilave ediyorum: Misyonerlik için yeni yollar hazırlamak, yeni yöntem ve vasıtaları gözden geçirmek, yeni aksiyonlar, enerjiler meydana getirmek gerekir.”
Ve sonunda diyalog ekibi hemen göreve başladı, önce Kardinal Marella, sonra sırası ile Kardinal Pignodelli, M. Jadot, Kardinal Arinze diyalog şemsiyesi altında misyon faaliyetlerine başladılar.
Evet, Vatikan’ın diyalogdan anladığı kelimenin tam anlamı ile budur. Öyle ki, evliliklerde bile artık Papalar devreye girmektedir. Zaten Benedictus’tan önce Mardin’de diyalog toplantısı yapılırken, tam da o gün Papa İkinci Jean Paul, tüm hıristiyanları Müslümanlarla evlenmemeye, eğer evlenmek zorunda kalırlarsa çocukları mutlaka hıristiyan yapmaya çağırdı. Biz de hıristiyanlarla evlenmeye özendirilmesinin aksine. Aslında hristiyan diyalogcular bir bakıma haklılar, çünkü kilise dogmasına göre, “extra ecclesiam nulla salus.” (Kilise dışında hiçbir hakikat yoktur.!)
Öyleyse Mesih İsa’dan sonra gelen tüm dinler rafizi, yani sapkındır. Hiçbir diyalogcu kilise mensubları direkt söylemezler ama asla İslam’ı vahyi bir din, Hz. Muhammed’i Allah’ın Peygamberi olarak kabul etmezler. Zira kabul ettiğinde, tanrı oğlu Mesih’in bir anlamı kalmaz. Zaten İslam gibi bir din, Hz Muhammed gibi bir peygamber gönderilseydi, Baba Oğul’a, Oğul Havarilere, Havariler de Kiliseye bildirirdi. Bundan dolayı dikkat edilirse, hiçbir diyalog toplantısının sonunda, Kur’an’a, İslam’a, Hz. Muhammed’e atıf yoktur. Çünkü bu hıristiyan dogmaya aykırıdır.
Bırakın İslam’ı, Vatikan, hıristiyanlık içindeki Metodisler, Mormonlar, Albililer, Üniteryenler, Presbiteryenler, Ebionitler gibi mezhebleri bile kafir ilan etmiştir. Yani ne kadar diyalogda olsak bile, bir hıristiyan yüzümüze maslahat gereği söylemese bile, her zaman bilinç altında sapkın bir dine inandığımızı asla unutmayacaktır. Onlar için İslam vahyi değil, sadece sosyolojik anlamda bir dindir. Düşünün, sapkın birisi ile hakikati temsil ettiğine inanan birisinin diyaloğu ne derece sağlıklı olur? Ama bir Müslüman için burada hiçbir takiyye yoktur. Çünkü İslam, hıristiyan ve yahudileri Ehli Kitap kategorisine koyar, yani onlar Teslis inancında ısrar etmedikleri sürece kafir değildirler. Ama Müslümanlar, Hz. İsa’nın “logos” olarak yeryüzünde Baba’nın (Tanrı) İsa’nın bedenine bürünmüş ilah olduğunu reddettikleri için, kesinlikle kilise dogmasına göre sapkındırlar, yani kafirdirler.
Örneğin oryantalistlerin en ılımlısı olan M. Watt bile, İslam’ın Vahyi bir din olduğunu tam olarak itirafa yanaşmamıştır. Hatta Watt’a göre, hıristiyanlar arasında peygamberimizin en yaygın ismi şeytanla özdeş olarak kullanılan “Mahound” kavramıdır. Yani Hz. Peygamber, hıristiyanlara, özellikle Luther ve Evangelistlere göre anti-christtir. Yani, haşa, şeytandır.
Bundan dolayıdır ki, Bush’un dini konulardaki en yakın danışmanları olan Pet Robertson ve papaz Jerry Falwel Graham İslam’ı şerir bir din, Peygamberimizi de gözü dönmüş fanatik olarak nitelendirmektedirler. Burada denilebilir ki, efendim, biz diyaloğu işte bunun için yapıyoruz. Yani bizim amacımız İslam’ın Batı’daki bu pejoratif imajını düzeltmek, barışı sağlamak ve Batılılara İslam’ı öğretmektir.
Hemen belirtelim ki, bu saf niyetli yaklaşımlar, dış gerçekliği olmayan farazi bir iddiadan başka bir şey değildir. Neden?
Birincisi; diyaloğun Vatikan tarafından resmen yürürlüğe koyulmasından itibaren yapılan araştırmalara göre, İslam’ın imajı daha da kötüleşmiştir. Ve bizzat fanatik hıristiyanlar tarafından kasıtlı olarak terörle özdeşleştirilmiştir. İşin ilginç yanı, diyalog kararına rağmen İslam aleyhine olan kampanyalar da papazlar, piskoposlar ve kardinaller daha da etkin rol oynamaktadırlar.
İkincisi; “biz onlara İslam’ı öğretiyoruz” koca bir yalandır. Zira Batılılar, İslam’ı bizden daha iyi bilmektedirler. Özellikle hıristiyan diyalogcular. Örneğin hiçbir diyalogcu arkadaşımızın tasavvuf bilgisi L. Masignon, Titus Buchart’tan iyi değildir. Yine İslam felsefesi bilgileri H. Corbin’den, İslam medeniyeti araştırmaları H. Gibb’den, Kur’an Çalışmaları T. Nöldeke ve İ. Goldziher’den, Ortadoğu Ve İslam Tarihi çalışmaları B. Lewis’ten, İslam Bilim çalışmaları, Helmut Ritter’den daha iyi değildir. Denilebilir ki, bunların bir çoğu vefat etti, bu iddia da yersizdir. Hayır, onların yetiştirdiği yüzlerce öğrenci ve akademisyen, İslamic Research Center (İslam Araştırmaları Merkezi) şemsiyesi altında İslam’a ve Müslümanlara ilişkin eserler vücuda getirmektedirler. Yani bizden İslam’ı öğrenmeye ihtiyaçları yok.
Dinler arası diyalog, saf ve temiz bir proje değildir
Üçüncüsü, barışı korumak, bu da sureti haktan bir iddia.
Hangi diyalog toplantısının Batı’nın, dolayısı ile hıristiyanların, Irak, Bosna, Sudan, Çeçenistan, Kosova, Telafer ve hakeza Filipinler ve Filistin’deki katliamları önlemede etkisi olmuştur?
Hangi diyalog toplantısında Kur’an’ın tuvaletlere atılması, bizzat Bush’un danışmanlarının İslam’a ve Efendimize yönelik meşum hakaretleri kınanmıştır. Bu ne biçim bir diyalogdur Allah aşkına!
Neden özellikle diyalog toplantılarında Peygamberimiz ve Kur’an dışlanır? Zaten bu bir diyalog değil, kelimenin tam anlamı ile hıristiyanlığın ve Greko-Romen değerlerin propogandasının yapıldığı bir monologdan başka bir şey değildir.
Müslüman katılımcılar da “figüran” olarak yerlerini almaktadırlar, o kadar. Zaten diyaloğun “teorisyeni” kardinal Arinze bu konuda şöyle der: “Kutsal yolcu olarak kilise, öteki dinlere mensup insanlarla sürdürdüğü diyaloğun, kurtuluş diyaloğu olduğunun bilincinde olmalıdır.” [Yani sapkın kabul edilen Müslümanları son kurtuluşa erdirmek.]
Demek ki, diyalog, kendisine değer verdiğimiz Hayrettin Karaman hocamızın zannettiği gibi saf ve temiz bir proje değildir. Olamaz da. Özellikle teoloji-ilahiyat alanında hiç olamaz. Zira hıristiyanlar “teslis” inancından vazgeçemeyeceklerine göre ve yine Kur’an’ın “Allah üçün üçüdür diyenler kafir olmuşlardır” ayeti değişmeyeceğine göre, bütün bu diyalog toplantıları samimiyetten uzak kalmaya mahkum olacaklardır. Zaten Arinze ve Karl Barth gibi zevat diyaloğun mutlak anlamda “misyon” ve “davet” (mission and proclamations) temeli üzerinde olması gerektiğini açıkça yazmakta ve konuşmaktadırlar.
Müslümanların diyalogu, tevhid ve tebliğ merkezli olmalıdır
İslam tarihinde elbette Peygamberimizin, Sahabilerin, halifelerin ve Müslüman alimlerin hıristiyan, yahudi, mecusi vs. gibi din mensupları ile diyalogları olmuştur. Ancak bu diyaloglarda İslam’ın özellikle “tevhid” noktasında kendilerine yönelttiği eleştiriler gizlenmediği gibi, İslam’ın bütünsel anlamından ve “tebliğ” faaliyetinden asla taviz verilmemiştir.
Örneğin, Peygamber Efendimizin, dönemin en büyük imparatorluğunun reisi olan Heraklius’a yazdığı mektuptaki uslup ve azamet; bizim diyalogcuların kullandığı üslup ve retoriğe benziyor mu?
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah’ın kulu ve Resulü olan Muhammed’den Rumların büyük reisi Heraklius’a... Hidayet’e ve hakka ittiba edenlere selam olsun. İlan ederim ki; seni tam bir İslami davetle İslam’a çağırıyorum. Müslüman ol, selamet bulursun. Müslüman ol ve Allah sana iki kat ecrini verir. Eğer yüz çevirirsen, tebaanın günahı senindir.” (Bakınız: Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I/219)
Dikkat edilirse, Peygamberimiz bu mektubu kaleme aldırırken, İslam Arap Yarımadasının dışına çıkmadığı gibi, Müslümanların sayısı da milyarın üstünde değildir.
Şimdi diyaloğun neden samimi olamayacağına ilişkin bir örnek daha verelim: Bir Müslümanın, bir Bahai yahut Kadiyani ile diyalogu samimi olabilir mi? Eğer Kur’an’a tam bağlıysa, asla samimi olmaz. Çünkü samimi olabilmesi için, Hz. Muhammed’den sonra Hüseyin Mirza Ali’nin, yahut Gulam Ahmed’in Allah tarafından gönderilen Peygamber olduğunu kabul etmesi veyahut en azından ima etmesi gerekir. Peki bu mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil, çünkü, İslam ortodoksisine göre (Ehli Sünnet) onların statüsü, tıpkı yalancı peygamberlerden biri olan Müseylemetül Kezzab, Esved el Ansi ve Tüleyha gibidir. Aynı yargı bir yahudi ve hıristiyan arasındaki diyalogda da geçerlidir. Zira Ortodoks-Rabbinik bir yahudi için henüz Mesih gelmemiştir, son Peygamber de Malakidir. Öyleyse İsa, tıpkı Sabatay Sevi gibi, en büyük sahte Mesihtir ve bundan dolayıdır ki, özellikle katolikler için kahudiler “teosid” dir. ( Yani Tanrı katilidir)
Sinsi planlar ve etnik kimliklerin öne çıkarılması
Peki bütün bu olgulara gerçeklere rağmen, diyalogun samimi olmayacağı açığa çıkmış olmuyor mu? Zaten samimi olmadıkları, yaptıkları beyanlardan da anlaşılmaktadır. Örneğin Fethullah Gülen hoca efendi samimiyetle El Kaide’nin eylemlerini kınarken, Patrik Bartelemoeus, Hahambaşı İshak Haleva, ya da dünya ölçeğinde Papab açıktan, yani resmi anlamda İsrail’in ve Amerika’nın İslam dünyasındaki vahşetlerini asla kınamamışlardır.
Hatta Papa İkinci Jean Paul, Ermeni Patriği İkinci Karakin ile görüşmesinde, Türkiye’yi yirminci yüzyılda en büyük soykırımlardan birisini yapmakla suçlamış ve yine Med Tv’nin yayınları için, yer ve frekans temininde yardımlarını esirgememiştir. Bizim aklı evvel bazı gazeteciler ve diyalogcular dediler ki, efendim Papa yanıldı veyahut yanıltıldı. Tabii bu bir cehaletten başka bir şey değildir. Çünkü Hıristiyan dogmasına göre, Papa yanılmaz da, yanıltılamaz da. Zira Papa’nın infallible [Yanılmaz] sıfatı vardır.
Nerede diyalogdaki samimiyet?
Sonuç olarak, Dinler arası diyalog toplantıları, sinsi hıristiyanlaştırma, etnik kimlikleri ön plana çıkarma, İslam’ı bir nevi protestanlaştırma ve alinasyon (yabancılaştırma) planlarını bünyesinde taşıyan postmodern bir misyon hareketidir.
29.10.2006 von Administ
Peki bütün bu olgulara gerçeklere rağmen, diyalogun samimi olmayacağı açığa çıkmış olmuyor mu? Zaten samimi olmadıkları, yaptıkları beyanlardan da anlaşılmaktadır. Örneğin Fethullah Gülen hoca efendi samimiyetle El Kaide’nin eylemlerini kınarken, Patrik Bartelemoeus, Hahambaşı İshak Haleva, ya da dünya ölçeğinde Papab açıktan, yani resmi anlamda İsrail’in ve Amerika’nın İslam dünyasındaki vahşetlerini asla kınamamışlardır. Lütfü Özşahin, Milli Gazete
~ * ~
Dinler arası diyalog üzerine bir derkenar
"Sen milletlerine (dinlerine) tabi oluncaya kadar Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar." Bakara 120
Diyalog, kelime olarak pozitif bir anlam taşımaktadır, Grekçe “dialogos” Latinceye “dialogus” sohbet etme anlamında geçmiştir ve nihayet diyalog, bireyler ve toplumlar arasında ya ekonomik, ya psiko-sosyal, ya da kültürel, ekonomik ve politik düzeyde olur. Diyaloğun mutlaka çıkar gözetmemesi ön şart değildir. Zira, diyalogda bulunan kesimlerin elbette bir birilerinden bekleyecekleri, bir takım çıkarları, taktik ve stratejik hedefleri söz konusu olacaktır. Yani diyalog sadece tanımaya yönelik bir anlam taşımamaktadır.
İşte bu nedenledir ki, 1962-1965 tarihleri arasında 141 ülkeden 2860 kadar temsilcinin katılımı ile gerçekleşen İkinci Vatikan Konsili, üç yıl içerisinde önemli kararlar aldı. Bu kararların en önemlisi şüphesiz “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının” kurulması idi.
Artık Papa 23. John, Asya kıtasının hıristiyanlaştırılması zamanının gelip geçmekte olduğuna inanıyordu. Fakat bu nasıl yapılmalıydı, zira daha önce denenen metodlar esas olarak misyonerliği içinde barındıran bilim kisveli yöntemlerdi; çok büyük çabalara rağmen istenilen sonuçlar alınamamıştı. Örneğin Oryantalism, (Doğu bilimcilik, özelde İslam dünyası), Evangelion (müjdeyi, yani İncil’i yayma), Proclomation (İsa Mesih’in Tanrılığını ve Kutsal Ruh olduğunu açığa vurma, davet), Witness (İsa’nın Tanrı oğlu olduğuna şehadet etme) tüm bu metod ve kavramsallaştırmaların misyonerlik faaliyetinden, yine sömürgeciliğin ve emperyalizmin keşif kolu olarak çalışmaktan başka bir şey olmadığını anlamak, Hristiyan olmayanlar için zor olmadı.
Durumu iyi analiz eden Vatikan, artık diyalog yolu ile hırıstiyanlaştırma faaliyetine girecekti. Zira, diyaloğa kapı aralayan İkinci Vatikan Konsili’nin kilise ile ilgili olan Üçüncü Bölümünde (Lumen Gentium, İnsanların ışığı) şöyle denilmektedir ki, bu diyalogdan Vatikan’ın ve hıristiyanların ne anladığının en büyük delilidir: “Nihayet İncil’i henüz kabul etmemiş olanların, çeşitli biçim ve şekillerde Tanrı’nın Halkı’na katılmaları için yola koyulmaları öngörülmüştür. Ancak Tanrının Kurtuluş Yasası Yaratıcıyı tanıyanların hepsini İbrahim peygambere inanıp, bizimle beraber tek tanrıya inanan Müslümanları da kapsamaktadır. Kilise, Tanrının şerefini yükseltmek ve bütün bu umutsuz (hıristiyan olmayanların, Müslümanlar gibi) insanların kurtuluşunu gerçekleştirmek için Efendimizin Tanrının oğlu İsa’nın “her yaratığa İncil’i vaaz edin” (Markos, 16-16) şeklindeki buyruğunu daima hatırlayarak, özenle İncil’in yayılmasını amaçlayan misyonlarını kalkındırmakta ve sonuna kadar desteklemektedir.”
“Extra ecclesiam nulla salus”
Diğer taraftan, diyaloğun başlatıcılarından 5. Paul da İkinci Vatikan Konsili’nde, diyaloğun gerçek amacı konusunda, konsil üyelerine şöyle seslenir: “İncil, her yaratığa İncil’i vaaz için tüm dünyaya yayılın der; ben ise buna şunları da ilave ediyorum: Misyonerlik için yeni yollar hazırlamak, yeni yöntem ve vasıtaları gözden geçirmek, yeni aksiyonlar, enerjiler meydana getirmek gerekir.”
Ve sonunda diyalog ekibi hemen göreve başladı, önce Kardinal Marella, sonra sırası ile Kardinal Pignodelli, M. Jadot, Kardinal Arinze diyalog şemsiyesi altında misyon faaliyetlerine başladılar.
Evet, Vatikan’ın diyalogdan anladığı kelimenin tam anlamı ile budur. Öyle ki, evliliklerde bile artık Papalar devreye girmektedir. Zaten Benedictus’tan önce Mardin’de diyalog toplantısı yapılırken, tam da o gün Papa İkinci Jean Paul, tüm hıristiyanları Müslümanlarla evlenmemeye, eğer evlenmek zorunda kalırlarsa çocukları mutlaka hıristiyan yapmaya çağırdı. Biz de hıristiyanlarla evlenmeye özendirilmesinin aksine. Aslında hristiyan diyalogcular bir bakıma haklılar, çünkü kilise dogmasına göre, “extra ecclesiam nulla salus.” (Kilise dışında hiçbir hakikat yoktur.!)
Öyleyse Mesih İsa’dan sonra gelen tüm dinler rafizi, yani sapkındır. Hiçbir diyalogcu kilise mensubları direkt söylemezler ama asla İslam’ı vahyi bir din, Hz. Muhammed’i Allah’ın Peygamberi olarak kabul etmezler. Zira kabul ettiğinde, tanrı oğlu Mesih’in bir anlamı kalmaz. Zaten İslam gibi bir din, Hz Muhammed gibi bir peygamber gönderilseydi, Baba Oğul’a, Oğul Havarilere, Havariler de Kiliseye bildirirdi. Bundan dolayı dikkat edilirse, hiçbir diyalog toplantısının sonunda, Kur’an’a, İslam’a, Hz. Muhammed’e atıf yoktur. Çünkü bu hıristiyan dogmaya aykırıdır.
Bırakın İslam’ı, Vatikan, hıristiyanlık içindeki Metodisler, Mormonlar, Albililer, Üniteryenler, Presbiteryenler, Ebionitler gibi mezhebleri bile kafir ilan etmiştir. Yani ne kadar diyalogda olsak bile, bir hıristiyan yüzümüze maslahat gereği söylemese bile, her zaman bilinç altında sapkın bir dine inandığımızı asla unutmayacaktır. Onlar için İslam vahyi değil, sadece sosyolojik anlamda bir dindir. Düşünün, sapkın birisi ile hakikati temsil ettiğine inanan birisinin diyaloğu ne derece sağlıklı olur? Ama bir Müslüman için burada hiçbir takiyye yoktur. Çünkü İslam, hıristiyan ve yahudileri Ehli Kitap kategorisine koyar, yani onlar Teslis inancında ısrar etmedikleri sürece kafir değildirler. Ama Müslümanlar, Hz. İsa’nın “logos” olarak yeryüzünde Baba’nın (Tanrı) İsa’nın bedenine bürünmüş ilah olduğunu reddettikleri için, kesinlikle kilise dogmasına göre sapkındırlar, yani kafirdirler.
Örneğin oryantalistlerin en ılımlısı olan M. Watt bile, İslam’ın Vahyi bir din olduğunu tam olarak itirafa yanaşmamıştır. Hatta Watt’a göre, hıristiyanlar arasında peygamberimizin en yaygın ismi şeytanla özdeş olarak kullanılan “Mahound” kavramıdır. Yani Hz. Peygamber, hıristiyanlara, özellikle Luther ve Evangelistlere göre anti-christtir. Yani, haşa, şeytandır.
Bundan dolayıdır ki, Bush’un dini konulardaki en yakın danışmanları olan Pet Robertson ve papaz Jerry Falwel Graham İslam’ı şerir bir din, Peygamberimizi de gözü dönmüş fanatik olarak nitelendirmektedirler. Burada denilebilir ki, efendim, biz diyaloğu işte bunun için yapıyoruz. Yani bizim amacımız İslam’ın Batı’daki bu pejoratif imajını düzeltmek, barışı sağlamak ve Batılılara İslam’ı öğretmektir.
Hemen belirtelim ki, bu saf niyetli yaklaşımlar, dış gerçekliği olmayan farazi bir iddiadan başka bir şey değildir. Neden?
Birincisi; diyaloğun Vatikan tarafından resmen yürürlüğe koyulmasından itibaren yapılan araştırmalara göre, İslam’ın imajı daha da kötüleşmiştir. Ve bizzat fanatik hıristiyanlar tarafından kasıtlı olarak terörle özdeşleştirilmiştir. İşin ilginç yanı, diyalog kararına rağmen İslam aleyhine olan kampanyalar da papazlar, piskoposlar ve kardinaller daha da etkin rol oynamaktadırlar.
İkincisi; “biz onlara İslam’ı öğretiyoruz” koca bir yalandır. Zira Batılılar, İslam’ı bizden daha iyi bilmektedirler. Özellikle hıristiyan diyalogcular. Örneğin hiçbir diyalogcu arkadaşımızın tasavvuf bilgisi L. Masignon, Titus Buchart’tan iyi değildir. Yine İslam felsefesi bilgileri H. Corbin’den, İslam medeniyeti araştırmaları H. Gibb’den, Kur’an Çalışmaları T. Nöldeke ve İ. Goldziher’den, Ortadoğu Ve İslam Tarihi çalışmaları B. Lewis’ten, İslam Bilim çalışmaları, Helmut Ritter’den daha iyi değildir. Denilebilir ki, bunların bir çoğu vefat etti, bu iddia da yersizdir. Hayır, onların yetiştirdiği yüzlerce öğrenci ve akademisyen, İslamic Research Center (İslam Araştırmaları Merkezi) şemsiyesi altında İslam’a ve Müslümanlara ilişkin eserler vücuda getirmektedirler. Yani bizden İslam’ı öğrenmeye ihtiyaçları yok.
Dinler arası diyalog, saf ve temiz bir proje değildir
Üçüncüsü, barışı korumak, bu da sureti haktan bir iddia.
Hangi diyalog toplantısının Batı’nın, dolayısı ile hıristiyanların, Irak, Bosna, Sudan, Çeçenistan, Kosova, Telafer ve hakeza Filipinler ve Filistin’deki katliamları önlemede etkisi olmuştur?
Hangi diyalog toplantısında Kur’an’ın tuvaletlere atılması, bizzat Bush’un danışmanlarının İslam’a ve Efendimize yönelik meşum hakaretleri kınanmıştır. Bu ne biçim bir diyalogdur Allah aşkına!
Neden özellikle diyalog toplantılarında Peygamberimiz ve Kur’an dışlanır? Zaten bu bir diyalog değil, kelimenin tam anlamı ile hıristiyanlığın ve Greko-Romen değerlerin propogandasının yapıldığı bir monologdan başka bir şey değildir.
Müslüman katılımcılar da “figüran” olarak yerlerini almaktadırlar, o kadar. Zaten diyaloğun “teorisyeni” kardinal Arinze bu konuda şöyle der: “Kutsal yolcu olarak kilise, öteki dinlere mensup insanlarla sürdürdüğü diyaloğun, kurtuluş diyaloğu olduğunun bilincinde olmalıdır.” [Yani sapkın kabul edilen Müslümanları son kurtuluşa erdirmek.]
Demek ki, diyalog, kendisine değer verdiğimiz Hayrettin Karaman hocamızın zannettiği gibi saf ve temiz bir proje değildir. Olamaz da. Özellikle teoloji-ilahiyat alanında hiç olamaz. Zira hıristiyanlar “teslis” inancından vazgeçemeyeceklerine göre ve yine Kur’an’ın “Allah üçün üçüdür diyenler kafir olmuşlardır” ayeti değişmeyeceğine göre, bütün bu diyalog toplantıları samimiyetten uzak kalmaya mahkum olacaklardır. Zaten Arinze ve Karl Barth gibi zevat diyaloğun mutlak anlamda “misyon” ve “davet” (mission and proclamations) temeli üzerinde olması gerektiğini açıkça yazmakta ve konuşmaktadırlar.
Müslümanların diyalogu, tevhid ve tebliğ merkezli olmalıdır
İslam tarihinde elbette Peygamberimizin, Sahabilerin, halifelerin ve Müslüman alimlerin hıristiyan, yahudi, mecusi vs. gibi din mensupları ile diyalogları olmuştur. Ancak bu diyaloglarda İslam’ın özellikle “tevhid” noktasında kendilerine yönelttiği eleştiriler gizlenmediği gibi, İslam’ın bütünsel anlamından ve “tebliğ” faaliyetinden asla taviz verilmemiştir.
Örneğin, Peygamber Efendimizin, dönemin en büyük imparatorluğunun reisi olan Heraklius’a yazdığı mektuptaki uslup ve azamet; bizim diyalogcuların kullandığı üslup ve retoriğe benziyor mu?
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah’ın kulu ve Resulü olan Muhammed’den Rumların büyük reisi Heraklius’a... Hidayet’e ve hakka ittiba edenlere selam olsun. İlan ederim ki; seni tam bir İslami davetle İslam’a çağırıyorum. Müslüman ol, selamet bulursun. Müslüman ol ve Allah sana iki kat ecrini verir. Eğer yüz çevirirsen, tebaanın günahı senindir.” (Bakınız: Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I/219)
Dikkat edilirse, Peygamberimiz bu mektubu kaleme aldırırken, İslam Arap Yarımadasının dışına çıkmadığı gibi, Müslümanların sayısı da milyarın üstünde değildir.
Şimdi diyaloğun neden samimi olamayacağına ilişkin bir örnek daha verelim: Bir Müslümanın, bir Bahai yahut Kadiyani ile diyalogu samimi olabilir mi? Eğer Kur’an’a tam bağlıysa, asla samimi olmaz. Çünkü samimi olabilmesi için, Hz. Muhammed’den sonra Hüseyin Mirza Ali’nin, yahut Gulam Ahmed’in Allah tarafından gönderilen Peygamber olduğunu kabul etmesi veyahut en azından ima etmesi gerekir. Peki bu mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil, çünkü, İslam ortodoksisine göre (Ehli Sünnet) onların statüsü, tıpkı yalancı peygamberlerden biri olan Müseylemetül Kezzab, Esved el Ansi ve Tüleyha gibidir. Aynı yargı bir yahudi ve hıristiyan arasındaki diyalogda da geçerlidir. Zira Ortodoks-Rabbinik bir yahudi için henüz Mesih gelmemiştir, son Peygamber de Malakidir. Öyleyse İsa, tıpkı Sabatay Sevi gibi, en büyük sahte Mesihtir ve bundan dolayıdır ki, özellikle katolikler için kahudiler “teosid” dir. ( Yani Tanrı katilidir)
Sinsi planlar ve etnik kimliklerin öne çıkarılması
Peki bütün bu olgulara gerçeklere rağmen, diyalogun samimi olmayacağı açığa çıkmış olmuyor mu? Zaten samimi olmadıkları, yaptıkları beyanlardan da anlaşılmaktadır. Örneğin Fethullah Gülen hoca efendi samimiyetle El Kaide’nin eylemlerini kınarken, Patrik Bartelemoeus, Hahambaşı İshak Haleva, ya da dünya ölçeğinde Papab açıktan, yani resmi anlamda İsrail’in ve Amerika’nın İslam dünyasındaki vahşetlerini asla kınamamışlardır.
Hatta Papa İkinci Jean Paul, Ermeni Patriği İkinci Karakin ile görüşmesinde, Türkiye’yi yirminci yüzyılda en büyük soykırımlardan birisini yapmakla suçlamış ve yine Med Tv’nin yayınları için, yer ve frekans temininde yardımlarını esirgememiştir. Bizim aklı evvel bazı gazeteciler ve diyalogcular dediler ki, efendim Papa yanıldı veyahut yanıltıldı. Tabii bu bir cehaletten başka bir şey değildir. Çünkü Hıristiyan dogmasına göre, Papa yanılmaz da, yanıltılamaz da. Zira Papa’nın infallible [Yanılmaz] sıfatı vardır.
Nerede diyalogdaki samimiyet?
Sonuç olarak, Dinler arası diyalog toplantıları, sinsi hıristiyanlaştırma, etnik kimlikleri ön plana çıkarma, İslam’ı bir nevi protestanlaştırma ve alinasyon (yabancılaştırma) planlarını bünyesinde taşıyan postmodern bir misyon hareketidir.
Kayıt: 2007-10-31 (16:06)
Mesaj: 185
Mesaj: 185
ya oncelıkle kardes ıyı kopyala yapıstır yapmısın ama yanlıs yerden yapmısın yada bunları dırek CHP partı sıtesındenmı aldın ne yaptın anlamadım
bak sana bı kac bılgı verıyım oyle yanlı degıl bıde arastırınca heryerde cok rahat bulamılecegın bıse bıde kendım yazacagım sagdan soldan kopyala yapıstır yapmayacagım oz bılgım
bırıncısı SAIDİ KURDU DEGIL SAİD NURSİ ... yada Bediuzaman da dıyebılırsı zamanın en buyuk alımlerınden oldugu ıcın bu unvanı almıstır onude dıyım ...
ve asla oyle kurt meselısı konusunda bır probaganda da bulunulmamıs kı oyle bıse olsa donemınde Ataturk tarafında ankaraya cagıralarak mılletvekılı yapılmazdı bunu atlamısın ıstyer sen soyle objektıf sıtelere baksan daha ıyı olacak ....
bıde 1 dunya savasında cepede ıdı ...bıl bakalım nerde tamıkı kars tarafında ruslarla ugrasıyordu ...hatda ustune bıde esır dusdu ...2 yıla yakın esır oldu ama daha sonra bırakıldı onca almanaya tarafına daha sonrada ıstanbula geldı ...kendınsıne oduller ve makam verıldı donemın bediuzamanı unvanınıda ordan aldı ıstanbulda bır sure durdukdan sonra ATATURK (bak buyuk yazıyom belkı bunu gormessın
ttarafından ankaraya mılletvekılı olrak cagırıldı ...bırkac kere kabul etmeyen ustat daha sonra ankaraya gecerek bır sure mılletvekılıgı yaptı ama durumun orda hıcde ıc acıcı olmadını goruyor daha once kurmak ıstedıgı unıversıte ıcın anadoluya gecıyor ....ama benım yorumu sorarsan zamanında ısmet ınonu gıbı manda ısteyenlerın oraları doldurması ve bu adamların mıllete bır faydası olmadıgını anlaması galıba onu anadolya gecerek oralarda devam etmek ıstedı galıba ustat ...
artık gerısı yazılanları sen kendınden duzelt o kadar fuzululere vaktım ınan yok hoca hemde oyle kobaya yapıstıra hıc zamanın yok
hade oldu kolay yapıstırmalar
bak sana bı kac bılgı verıyım oyle yanlı degıl bıde arastırınca heryerde cok rahat bulamılecegın bıse bıde kendım yazacagım sagdan soldan kopyala yapıstır yapmayacagım oz bılgım
bırıncısı SAIDİ KURDU DEGIL SAİD NURSİ ... yada Bediuzaman da dıyebılırsı zamanın en buyuk alımlerınden oldugu ıcın bu unvanı almıstır onude dıyım ...
ve asla oyle kurt meselısı konusunda bır probaganda da bulunulmamıs kı oyle bıse olsa donemınde Ataturk tarafında ankaraya cagıralarak mılletvekılı yapılmazdı bunu atlamısın ıstyer sen soyle objektıf sıtelere baksan daha ıyı olacak ....
bıde 1 dunya savasında cepede ıdı ...bıl bakalım nerde tamıkı kars tarafında ruslarla ugrasıyordu ...hatda ustune bıde esır dusdu ...2 yıla yakın esır oldu ama daha sonra bırakıldı onca almanaya tarafına daha sonrada ıstanbula geldı ...kendınsıne oduller ve makam verıldı donemın bediuzamanı unvanınıda ordan aldı ıstanbulda bır sure durdukdan sonra ATATURK (bak buyuk yazıyom belkı bunu gormessın
ttarafından ankaraya mılletvekılı olrak cagırıldı ...bırkac kere kabul etmeyen ustat daha sonra ankaraya gecerek bır sure mılletvekılıgı yaptı ama durumun orda hıcde ıc acıcı olmadını goruyor daha once kurmak ıstedıgı unıversıte ıcın anadoluya gecıyor ....ama benım yorumu sorarsan zamanında ısmet ınonu gıbı manda ısteyenlerın oraları doldurması ve bu adamların mıllete bır faydası olmadıgını anlaması galıba onu anadolya gecerek oralarda devam etmek ıstedı galıba ustat ...artık gerısı yazılanları sen kendınden duzelt o kadar fuzululere vaktım ınan yok hoca hemde oyle kobaya yapıstıra hıc zamanın yok
hade oldu kolay yapıstırmalar

Kayıt: 2007-10-31 (16:06)
Mesaj: 185
Mesaj: 185
venomscorpion demiş ki:
Öncelikle forumlarda abdür saptür konuların yer aldığı bir dönemde böyle bir konuyu ele alarak en azından insanların beyinlerinde şimşek çakmasını sağlayan arkadaşımıza teşekkür ederim...Şunu belirtmek isterim ki herkesin fikrine saygımız vardır.
Bu cevabı öncelikle mapavrili085 rumuzlu arkadaşa yazıyorum....
Arkadaşımız orada bi sürü bi şeyler yazmış, yönetmiş ve oynamış....Emeğine sağlık...
Ancak ben yazdığı ilk 3 paragraftan hiç bişey anlamadım, konuyla ne alakası var?
Arkadaşın biri bir fikir sunmuş ortaya bizlerinde fikrini almak istemiş.O ne yapmış? Bir sürü abuk subuk laf salatası...Ayrıca biraz fazla iddalı konuşmuş.İnkar etmek isteyen varsa yada ben ispatlarım diyen buyursun bekliyorum falan diye devam ediyor...
Arkadaşımız yüz yılda bir evliya gelir demiş.Bediüzzaman bizim dönemimizin ilacı
ve kurtuluşu demiş. Toplumumuzun dejenere olduğundan dem vurmuş.Öteki insanlar bu dünyaya kazık çakmış gibi davranıyorlar, hiç öbür tarafı düşünmüyorlar falan filan...demiş de demiş.
Bende diyorum ki:
Sen kutsal kitap -tek gerçek- KURAN-I KERİMİ - ne derece okudun anladın da çılgın bir şeyhin yazdıklarını anlamaya ve etrafına anlatmaya çalışıyorsun?...
İlaç istiyorsan, merhem belli : KURAN-I KERİM
İnsanlık aleminin kullanım klavuzu.Mutluluğu ancak onunla yakalayabilirsin.İlime ancak onunla ulaşabilirsin.Toplumsal çözülmeyi ancak ona sımsıkı sarılarak engelleyebilirsin.Ne Nursi si kardeşim ne Bediüzzamanı, bu adam bildiğimiz Şeyh Sait işte...Boş versene...
Televizyon, çamaşır makinası, kombi üreten firmalar bile 3 gr lık beyinleriyle ürettikleri ürüne kullanım klavuzu yazıyo...
Allah'ta seni yaratmış ve klavuzunu yollamış : KURAN-I KERİM...
İşte bu kadar...Daha neyin araştırmasını soruşturmasını yapıyorsun ki.
Yok bir sınavdan geçiyor muşuz da, yok işte çalışanla çalışmayan aynı puanı alırsay mışda...
Sen gerçekten buranın bir sınav yeri olduğunu düşünüyor vede İlahi adalete inanıyorsan,
sınav kurallarını ihlal edenlerin başarısız olacağına da inanman gerekir...
Beyninin % 5 inden fazlasını kullanmaya gelince...Kendi adına konuş...Kullanan kullanıyo kardeşim...Sen tanımıyor olabilirsin ama ben sana istediğin kadar beyin ismi verebilirim.
Sende biraz kompleks oluşmuş galiba bu beyin konusunda. Beyninin % 10 unu kullanabilsen zaten sende peygamber olurdun....
Evet...Bende şimdi bu arkadaşımızdan cevap bekliyorum...Söylediklerimi inkar etsin vede beni kendisine inandırsın...
Teşekkür ederim
Bu cevabı öncelikle mapavrili085 rumuzlu arkadaşa yazıyorum....
Arkadaşımız orada bi sürü bi şeyler yazmış, yönetmiş ve oynamış....Emeğine sağlık...
Ancak ben yazdığı ilk 3 paragraftan hiç bişey anlamadım, konuyla ne alakası var?
Arkadaşın biri bir fikir sunmuş ortaya bizlerinde fikrini almak istemiş.O ne yapmış? Bir sürü abuk subuk laf salatası...Ayrıca biraz fazla iddalı konuşmuş.İnkar etmek isteyen varsa yada ben ispatlarım diyen buyursun bekliyorum falan diye devam ediyor...
Arkadaşımız yüz yılda bir evliya gelir demiş.Bediüzzaman bizim dönemimizin ilacı
ve kurtuluşu demiş. Toplumumuzun dejenere olduğundan dem vurmuş.Öteki insanlar bu dünyaya kazık çakmış gibi davranıyorlar, hiç öbür tarafı düşünmüyorlar falan filan...demiş de demiş.
Bende diyorum ki:
Sen kutsal kitap -tek gerçek- KURAN-I KERİMİ - ne derece okudun anladın da çılgın bir şeyhin yazdıklarını anlamaya ve etrafına anlatmaya çalışıyorsun?...
İlaç istiyorsan, merhem belli : KURAN-I KERİM
İnsanlık aleminin kullanım klavuzu.Mutluluğu ancak onunla yakalayabilirsin.İlime ancak onunla ulaşabilirsin.Toplumsal çözülmeyi ancak ona sımsıkı sarılarak engelleyebilirsin.Ne Nursi si kardeşim ne Bediüzzamanı, bu adam bildiğimiz Şeyh Sait işte...Boş versene...
Televizyon, çamaşır makinası, kombi üreten firmalar bile 3 gr lık beyinleriyle ürettikleri ürüne kullanım klavuzu yazıyo...
Allah'ta seni yaratmış ve klavuzunu yollamış : KURAN-I KERİM...
İşte bu kadar...Daha neyin araştırmasını soruşturmasını yapıyorsun ki.
Yok bir sınavdan geçiyor muşuz da, yok işte çalışanla çalışmayan aynı puanı alırsay mışda...
Sen gerçekten buranın bir sınav yeri olduğunu düşünüyor vede İlahi adalete inanıyorsan,
sınav kurallarını ihlal edenlerin başarısız olacağına da inanman gerekir...
Beyninin % 5 inden fazlasını kullanmaya gelince...Kendi adına konuş...Kullanan kullanıyo kardeşim...Sen tanımıyor olabilirsin ama ben sana istediğin kadar beyin ismi verebilirim.
Sende biraz kompleks oluşmuş galiba bu beyin konusunda. Beyninin % 10 unu kullanabilsen zaten sende peygamber olurdun....
Evet...Bende şimdi bu arkadaşımızdan cevap bekliyorum...Söylediklerimi inkar etsin vede beni kendisine inandırsın...
Teşekkür ederim
oncelıkle arkadasım okuyup ve yorumladıgın ıcın tesekkuler bu bıle aslında bır guzellık ...
ılk once bende beyın konusunda buyuk bır takıntım yok yanı olmasıda abese ıştıraktır herhalde ...neden dıyeceksın ...cunkı arastırmalar sunu gosterıyor dunyadakı %80 normal %10 anormal yanı zeka duusugu % 10 ıse ustun zeka ...artık gerısını sız dusunun nerde oldugunuzu
baska bır yorum yazmıyom bıde ınsanlar ustun zeka olunca peygamber olmaz bunu emınım benden daha ıyı bılırsın hıc cevap yazmıyım ....bazılerını anlamadım felan demısın ıstersen onlarıda soyle bır kac kere yada baska arkadasalardan yardım alacak sekılde okursan belkı anlayabılme durumu olabılır ..aslında o kısım sadece gunumuzu yansıtma manasında yazmıstım ama gordugum kadarıyla cogu arkadasda bılmukable anlamıs ıstersen maıle felanda atabılrım durumu ...
Bediuzaman konusuna gelınce ....soyle bır ornekle acıklamaya calısayım ...
sence okullarda neden ogretmenler ..yanı neden orda bulunuyorlar ve neden ınsanlara bıseler anlatmaya ve acıklamalarda bulunuyorlar ...hangı seylerı kendı basımıza yada nelerı bırılerınde yardım alarak ogrenıyoruyoruz...senın mantıgınla yaklasırsak aslında bız cok salagız ve ordakı ogretmenlerde bıze onu duzelletmek ıcın ordalar gıbı bır mızah ortaya cıkıyor ...yada soyle bıse oluyor baska bır acıdan bakıyorum duruma ...
bılımsel bılgıler cok agır oldugu ıcın bıze anlatıyolrlar ama ıslamı bılgıler cocuk oyuncagı zaten hepımız kuranı acınca sak dıye buluyor suk dıyede ayete tefsır edebılıyoruz ....
ama durum ve vazıyet sende bılıyorsunkı hıcde oyle degıl ve her metafızık olsun yada bılımsel alan olsun bır ogretmene ve anlatıyacıga gerektırır ...ben demıyorumkı kuran-i kerım gerekmez yada sadece rısale nur okuyon ...nasılkı bır matematıgın acıklayacagı kıtapları oldugu gıbı kuran ında acıklayacıgı unsunlarıda vardır bunlarrada zaten tefsır dıyoruz gunumuzde olsun yada mezhepler donemınde de boyledır
kı eger yok ben oyle yuzyılda bır gelen muceddıdlere ınanmam yada ben oyle tefsırlrere bakmam dıyorsan suankı ıslamı durumuna bır bak ....ben sunnı oldugunu varsıyorum 4 hak mezhepdende ımami Hanifi tarafından yazılmıs fıkıh olsun yada tefsır olsun bır dunya kıtap var ve gunumuzde ılmıhallerın ordan yazılmıs ...yanı yıne aynı noktaya donuyor ...
bıde guzel ornek vermısın aslında kendı yazdıgını tezatlamısın ...doktorlar tarafından sana yazılan kac tane receteyı sımdıye kadar tam anladın ve bı anlam cıkarabıldın mı ...bı basını bı sonunda bısler anladıın ..cogunlukla onları anca eczanelerde anlayan onların yıllarca egıtımden gecmıs ınsanlar arafından anlasılabılrıyor ...ama onlarda yınede bır doktor kadar asla olamazlar ama yınede bazı noktalarla yakın ...bızde bır cok defa onlara basvururuz hatda aldıgımız hanı ılaclarda kullanma kılavuzu cıkar onlarda recete olur ama onlarıda bız yıne anlamayız kı buda aptallıkla yada sallaklıkla alakalı degıl sadece o alan ustune bır bılgı alamamısız yada egıtım almamısız oldugundan kaynaklanır ...yıllarını ve emeklerını harcayan doktorlara danısıırız ...bence hocalarımız ve bu yolda emek harcayan her ınsanımızda aynıdır yanı sadece oyle kuran ı acıp okumakla olmuyor onuda belırtıyım belkıde sen kuran ı cok basıtlestırıyorsun ondan farklı bır recete olmus senınkı ...hanı 3 gr kullanma kılavuzu oluyorya ....
sımdı kalkıpda ben ılmıhal yada tefsır okumam kuranda ne yazılıysa hıc bır hoca ya danısman mantıgı cıkıyor senın dusuncene gore ...buda artık ne kadar tutarlı sen karar ver
bıde Saıd nursı ıle seyh saıd nın aynı kısı olmadıgını bıraz arastırırsan ulasabılırsın ...farklı kısıler oldugunu ve farklı bolgelerde dogdugunu gore bılırsın kardes ....
daha uzun yazmak ısterdım ama kardes vakıt yok ...ısler cok yıne kısa kısa bıseler yazmaya calısırım daha sonra ...
hade herkese kolay gelsın ....




