Mesaj Panosu
|
|
Göktürkler uzaylıymış! | |
|
|
||
Kayıt: 2008-03-10 (16:15)
Mesaj: 3
Mesaj: 3
irfan3334 yazddıklarına aynen katılıyorum...
teşekkür ederim...
teşekkür ederim...
Kayıt: 2008-02-12 (03:21)
Mesaj: 1.817
Mesaj: 1.817
irfan3334 demiş ki:
ATATÜRK ZAMANINDA KÖPEK GİBİ BİLGİ VERİYORLARDI atatürk ölünce bilgi yok var olan bilgiyide yalanlıyorlar
TÜRK'E İYİCE DİS BİLEDİ DÜSMAN
TÜRK'E İYİCE DİS BİLEDİ DÜSMAN
Kayıt: 2008-03-22 (22:30)
Mesaj: 27
Mesaj: 27
KISACA EL CEZERİ
Tarihin gölge düşmüş yaprakları arasından Bediüzzaman Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezeri bize bakarken, bunları söylemek hiç de kolay değil. Çünkü Artuklu Türklerinin Diyarbakır’da hüküm sürdüğü yıllarda Artukoğulları Sultanı Mahmut bin Mehmet bin Kara Aslan’ın sarayında 32 yıl mühendislik yapan Cezeri’nin buluşları, asırlar sonra hayat bulan birçok teknik aracın temelini oluşturdu.
Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte 1136-1206 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Cezeri’nin su saatleri, su robotları, otomatik termos gibi birçok teknik ve mekanik buluşu yaşadığı dönemde de izleyenleri şaşırtırdı. Ama asıl ilginç olan Cezeri’nin bilgisayarın dayandığı sistemin ve sibernetik biliminin temellerini atan bilim adamı olmasıdır. Ebû’l İz El Cezeri, bilgisayarın babası olarak bilinen İngiliz matematikçi Charles Babbage’den 6 yüzyıl önce aynı sisteme dayalı makineler ve otomatik aletler yaptı ve bunları çalıştırdı; sibernetiğin kurucusu olarak bilinen nörolog Ross Ashby’den 800 yıl önce de sibernetik ve otomatik makinelerin kendi kendine çalışması konusunda bilimsel çalışmalar yaptı; bu bilimin temellerini attı.
Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan Ebû’l İz El Cezeri, çalışmalarını Artukoğulları Sultanı için yazdığı Kitab’ül-Cami Beyn’el İlmi ve el-Ameli’en Nafi fi Sınaati’l Hiyel (Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cezeri, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır.
Kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri 6 bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında 10 şekil; ikinci bölümde çeşitli kap kacakların yapılışı hakkında 10 şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında 10 şekil; dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında 10 şekil; beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında 5 şekil; 6. bölümde birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer alır.
Teorik çalışmalardan çok pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cezeri’nin kullandığı bir başka yöntem de yapacağı cihazların önceden kağıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cezeri, Jacquard’ın otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bazı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezeri, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cezeri’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır.
Bugün sibernetiğin ve bilgisayarın ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cezeri, Anadolu’da yaşadı.
Cezeri, günümüzden 9 asır önce su ve basınç gücünden faydalanarak otomatik saatler, robotlar icat etmiştir. Dolayısıyla sibernetiğin ilk kurucularından sayılır.
Artuklu Türklerinin Diyarbakır’da hüküm sürdüğü yıllarda yaşayan El Cezeri’nin ( Ebu el İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezeri) 1136-1206 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan Ebû’l Beyn’el İlmi ve el-Ameli’en Nafi fi Sınaati’l Hiyel (Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cezeri, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır. Kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri 6 bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında 10 şekil; ikinci bölümde çeşitli kap kacakların yapılışı hakkında 10 şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında 10 şekil; dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında 10 şekil; beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında 5 şekil; 6. bölümde birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer alır. Teorik çalışmalardan çok pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cezeri’nin kullandığı bir başka yöntem de yapacağı cihazların önceden kağıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cezeri, Jacquard’ın otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bazı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezeri, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cezeri’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır. Bugün sibernetiğin ve bilgisayarın ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cezeri, Anadolu’da yaşadı.
Kitab-ül Hiyel 6 bölümden oluşmaktadır:
=== Kitab-ül Hiyel den örnekler (hüseyin özdil)
Otomatik Kuşlar
Filli saat
Otomatik yüzen kayık ve çalgıcılar
Birbirine şerbet ikram eden iki şeyh
Dört çıkışlı iki şamandıralı otomatik sistem
İki bölümlü testi (termos)
Otomatik su akıtma , ikramda bulunma ve kurulama makinası
Su çarkı kepçe mekanizması
Motor-kompresör mekanizması
Su çarkı su dolabı
1- GÖRÜNMEZLİK
Yirminci yüzyılda üç büyük buluş gerçekleştirilmiş ve trajik bir biçimde yitirilmişlerdi. Bunların ilki görünmezlik sırrıdır.
Görünmezliğin sırrı, 1909 yılında, Yedinci Edward'ın kraliyet meclisi tarafından, Osmanlı İmparatorluğuna gevşek bağlarla bağlı küçük bir eyaletin hükümdarı olan Sultan Abdülkerim'in sarayına elçi olarak gönderilen Archibald Praeter tarafından keşfedilmişti.
Amatör ama pek hevesli bir biyolog olan Praeter, mutasyonlara yolaçacak bir serum bulabilmek amacıyla farelere çeşitli sıvılar enjekte etmekteydi. 3019'uncu faresini de aşıladığında, hayvancağız ortadan kayboldu. Yaratık hala oradaydı; onu eliyle hissedebiliyor, ama ne bir kılını ne de bir tırnağını görebiliyordu. Fareyi özenle kafesine yerleştirdi ve iki saate kalmadan hayvan sapasağlam durumda yine görünür hale geldi. Praeter deney yapmayı gittikçe artan dozlarla sürdürdü ve bir fareyi yirmidört saat boyunca görünmez hale getirebileceğini keşfetti. Daha yüksek dozlar hayvanı uyuşturuyor ya da hasta ediyordu. Aynı zamanda, görünmez haldeyken öldürülen bir farenin anında görünür hale geldiğini de öğrendi.
Buluşunun taşıdığı önemi kavrayarak, istifasını telgrafla İngiltere'ye bildirdi, hizmetçilerine yol verdi ve dairesine kapanıp kendi üzerinde deneyler yapmaya girişti. Onu sadece birkaç dakikalığına görünmez hale getiren küçük enjeksiyonlarla başlayıp, toleransı farelerinkiyle denk oluncaya dek dozu yavaş yavaş arttırdı; yirmidört saatten daha uzun bir süre görünmez kalmasını sağlayacak doz onu da hasta ediyordu. Ayrıca, vücudunun heryeri, hatta ağzını kapalı tuttuğu zaman diş dolguları bile gözden kayboldukları halde, çıplaklığın elzem olduğunu da anlamıştı; giysileri onunla birlikte yoklara karışmıyorlardı.
Praeter dürüst ve iyi niyetli bir adamdı, dolayısıyla suç işlemek aklının ucundan bile geçmedi. İngiltere'ye dönmeye ve buluşunu casusluk veya savaşta kullanılmak üzere Majestelerinin hükümetine sunmaya karar verdi.
Ama önce kendine ufak bir kaçamak hakkını tanımak istedi. Sarayına atandığı Sultanın çok sıkı korunan haremini merak etmişti hep. Şöyle yakından niçin bir göz atmasındı ki? Dahası, buluşu hakkında birşeyler -beynini sürekli olarak kurcalayan ama bir türlü tanımlayamadığı bir kuşku- onu huzursuz edip duruyordu. İşin içinde bir bit yeniği vardı ama... Zihninde bu noktadan öteye bir türlü geçemiyordu. Onu son bir deneyin daha beklemekte olduğu kesindi. Çırılçıplak soyundu ve kendini en uzun süre için görünmez hale getirdi. Pürsilah haremağalarının yanından geçip içeri dalmak işten bile olmamıştı. Bütün bir öğleden sonrasını, günlerini kendilerini daha da güzelleştirmekle, banyo yapmakla, vücutlarını kokulu yağ ve parfümlerle ovmakla geçiren elli küsur dünya güzelini seyretmeye ayırdı.
İçlerinden biri, bir Çerkez kızı, özellikle ilgisini çekmişti. Her erkeğin de hemen akıl edeceği gibi, eğer geceyi orada geçirmeyi göze alırsa -öbür gün öğle vaktine dek görünmez kalacağına göre tamamen güvenlikteydi-hangi odada uyuduğunu öğreninceye dek kızı gözden kaybetmez ve ışıklar söndükten sonra yanına sızıverirdi; nasıl olsa kız Sultanın onu ziyaret ederek onurlandırmakta olduğunu sanacaktı.
Kızdan gözünü ayırmadı ve girdiği odayı mimledi. Perdeli kapının önünde, diğer yatak odalarının önlerinde de olduğu üzere, silahlı bir haremağası yerini almıştı. Kızın uyuduğundan emin oluncaya dek bekledi ve sonra, perdenin kımıldadığını farketmemesi için, haremağasının öte yana baktığı bir anı fırsat bilerek içeri sızdı. Koridorun aydınlatması oldukça loştu, içerisi ise zifir karanlıktı. Ama çevresini dikkatle yoklayarak ilerledi ve yatağı bulmakta gecikmedi. Elini özenle uzatarak uyumakta olan kadına dokundu. Aniden bir kadın çığlığı yükseliverdi. (Praeter'in habersiz olduğu nokta şuydu ki, Sultan geceleri hareme hiçbir zaman gelmez, ama eşlerinden bazen bir, bazen ise birkaçını yanına getirtirdi.) Dışarıdaki haremağası anında içeri dalmış ve onu kolundan yakalayıvermişti. Görünmezlik hakkında zihnini meşgul edip duran endişenin ne olduğunu sonunda anlayabilmek kafasından geçen son düşüncesi oldu: Görünmezlik, zifiri karanlıkta tamamen yararsız
2- YARALANMAZLIK
İkinci yitik büyük keşif, yaralanmazlığın sırrıydı. Birleşik Devletler Donanmasında bir radar subayı olan Paul Hickendorf tarafından, 1952 yılında keşfedilmişti. Aygıt elektronikti ve rahatlıkla cepte taşınabilen küçük bir kutudan ibaretti; kutunun üzerinde yeralan bir düğme çevrildiğinde aygıtı taşıyan kişi, Hickendorf'un mükemmel matematiğiyle ölçebildiği kadarıyla, sonsuz dayanıklıktaki bir güç alanıyla çevreleniyordu. Üstelik, ısının her derecesi ve radyasyonun her miktarı da bu güç alanına vız geliyorlardı.
Teğmen Hickendorf, böyle bir alanla çevrelenmiş bir adamın -veya kadının veya çocuğun veya köpeğin- hemen dibinde patlayacak bir hidrojen bombasına bile dayanabileceğine ve en ufak bir yara dahi almayacağına inanmıştı. O vakitler henüz hiç hidrojen bombası patlamamıştı ama teğmen, aygıtını tamamladığı sırada, Pasifik Okyanusu'ndaki Eniwetok adlı atole doğru yolalmakta olan bir kruvazörde görevliydi ve ilk kez bir hidrojen bombası denemesinde yardımcı olmak üzere o bölgede bulundukları fısıltısı mürettebat arasında yayılmıştı.
Teğmen Hickendorf ortadan kaybolmaya karar verdi. Hedef adada saklanarak bomba patlatıldığında orada bulunmak, sonra hiç zarar görmemiş halde ortaya çıkıp keşfinin işe yaradığını, tüm zamanların en güçlü silâhına karşı bile rahatlıkla kullanılabileceğini, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde cümle aleme kanıtlamak niyetindeydi. Gerçi biraz zor olmuştu ama adada saklanmayı başardı ve geri sayım boyunca yavaş yavaş emekleyerek, patladığı esnada H bombasının sadece birkaç metre yakınına dek yaklaşabildi.
Hesapları tastamam doğru çıkmışlardı ve vücudunda en ufak bir yara, ya da bere, ya da çizik, ya da yanık dahi oluşmamıştı.
Ama Teğmen Hickendorf'un atladığı tek olasılık, tek şey gerçekleşti. Yerçekiminden kurtulma hızından çok daha büyük bir süratle dünyanın yüzeyinden savrulmuştu.
Yörüngeye bile değil, ama dosdoğru dışarıya. Kırkdokuz gün sonra, vücudu hala sapasağlam durumda, ama güç alanı ne yazık ki ona birkaç saat yetecek kadar hava taşıyabildiği için çoktan kaskatı ölmüş olarak güneşe düştü ve böylece bu büyük buluşu da, en azından yirminci yüzyılın kalan kısmı boyunca, insanlık açısından yitirilmiş oldu.
3- ÖLÜMSÜZLÜK
Yirminci yüzyılda bulunan ve yitirilen üçüncü büyük buluş ise ölümsüzlük sırrıydı. Ivan Ivanovitch Smetakovsky adlı Moskovalı silik bir kimyager tarafından 1978 yılında bulunmuştu. Smetakovsky, iki nedenden dolayı ödü koptuğu için, bu keşfini nasıl gerçekleştirdiğine ya da denemezden önce bile işe yarayacağını nasıl olupta bilebildiğine dair hiçbir kayıt bırakmamıştı.
Buluşunu dünyaya açıklamaktan çekiniyordu ve eğer kendi hükümetine de bir kez iletirse, sırrının kaçınılmaz olarak Demirperdeden sızacağına ve kaosa neden olacağına emindi. SSCB her durumun üstesinden gelebilirdi, ama daha barbar ve daha az disiplinli ülkelerde ölümsüzlük ilacının kaçınılmaz sonucunun ergeç komünist ülkelere topyekun saldırıya yolaçacak bir nüfus patlaması olacağı su götürmez bir gerçekti. Ve ilacı kendisine de uygulamak istemiyordu, çünkü ölümsüzlüğü arzuladığından pek emin değildi. İşlerin SSCB'de olduğu kadarıyla bile -ki dışarda nasıl olduklarını düşünmek bile gereksizdi- bu hayat sonsuza dek ve hatta süresiz yaşanmaya değer miydi? Bu konuda karar verinceye dek, şimdilik, sırrını ne kendi kullanmak ne de başkalarına vermek şeklinde bir orta yol buldu.
Bu arada, ilacın imal ettiği tek dozunu da sürekli yanında taşıyordu. Küçücük, çözünmez bir kapsüle sığacak kadar az bir miktardı ve ağzında taşıyabiliyordu. Onu kaplama dişlerinden birinin kenarına iliştirmişti ki kaplamayla yanağı arasında güvenlice dursun ve farkında olmaksızın yutmak tehlikesinden korunabilsin. Ama eğer öyle karar verirse, canı istediği zaman parmağını ağzının içine sokup kapsülü tırnağıyla ezer ve ölümsüz oluverirdi.
Birgün zatürree nedeniyle yatağa düşüp bir Moskova hastanesine götürüldüğünde, yanlışlıkla onun uyuduğunu sanan bir doktorla hemşire arasında geçen konuşmaya kulak kabartıp, birkaç saat içinde ölümünün beklendiğini öğrendi ve kararını verdi.Ölümsüzlük beraberinde her ne getirecek olursa olsun, ölüm korkusu ölümsüzlük korkusuna üstün geldi ve böylece, doktorla hemşire odayı terkeder etmez, kapsülü ezerek içindekileri yuttu. Ölümü pek yakın sayıldığına göre, ilacının hayatını kurtarmaya yetecek süreyi bulabileceğini ümit ediyordu. Aslında buldu da, ama ilaç etkisini göstermeye başladığında o çoktan yarıkomaya ve deliriuma girmişti bile.
Üç yıl sonra, 1981'de, hala yarıkoma ve deliriumdaydı ve Rus doktorları sonunda tanısını koymuşlar ve bu vaka üzerinde kafa patlatmayı bırakmıştılar.
Smetakovsky'nin bir çeşit ölümsüzlük ilacı -ayrıştırıp incelemeyi olanaksız buldukları bir tanesini- aldığı aşikârdı ve bu onu ölmekten alıkoyuyordu ve sonsuza dek olmasa bile, süresiz böyle yapacağından kuşku yoktu.
Ama kör talihe bakın ki, ilaç vücudundaki pnömokokları, işin başında zatürreye yolaçan bakterileri de (diplococci pneumoniade) ölümsüzleştirmişti ve bunu sonuna dek sürdürecekti. Böylece doktorlar, gerçekçi insanlar olduklarından ve bitip tükenmek bilmeyen bir yoğun bakım meşakkatini de üstlenmek istemediklerinden, onu gömüverdiler.
Tarihin gölge düşmüş yaprakları arasından Bediüzzaman Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezeri bize bakarken, bunları söylemek hiç de kolay değil. Çünkü Artuklu Türklerinin Diyarbakır’da hüküm sürdüğü yıllarda Artukoğulları Sultanı Mahmut bin Mehmet bin Kara Aslan’ın sarayında 32 yıl mühendislik yapan Cezeri’nin buluşları, asırlar sonra hayat bulan birçok teknik aracın temelini oluşturdu.
Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte 1136-1206 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Cezeri’nin su saatleri, su robotları, otomatik termos gibi birçok teknik ve mekanik buluşu yaşadığı dönemde de izleyenleri şaşırtırdı. Ama asıl ilginç olan Cezeri’nin bilgisayarın dayandığı sistemin ve sibernetik biliminin temellerini atan bilim adamı olmasıdır. Ebû’l İz El Cezeri, bilgisayarın babası olarak bilinen İngiliz matematikçi Charles Babbage’den 6 yüzyıl önce aynı sisteme dayalı makineler ve otomatik aletler yaptı ve bunları çalıştırdı; sibernetiğin kurucusu olarak bilinen nörolog Ross Ashby’den 800 yıl önce de sibernetik ve otomatik makinelerin kendi kendine çalışması konusunda bilimsel çalışmalar yaptı; bu bilimin temellerini attı.
Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan Ebû’l İz El Cezeri, çalışmalarını Artukoğulları Sultanı için yazdığı Kitab’ül-Cami Beyn’el İlmi ve el-Ameli’en Nafi fi Sınaati’l Hiyel (Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cezeri, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır.
Kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri 6 bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında 10 şekil; ikinci bölümde çeşitli kap kacakların yapılışı hakkında 10 şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında 10 şekil; dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında 10 şekil; beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında 5 şekil; 6. bölümde birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer alır.
Teorik çalışmalardan çok pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cezeri’nin kullandığı bir başka yöntem de yapacağı cihazların önceden kağıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cezeri, Jacquard’ın otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bazı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezeri, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cezeri’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır.
Bugün sibernetiğin ve bilgisayarın ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cezeri, Anadolu’da yaşadı.
Cezeri, günümüzden 9 asır önce su ve basınç gücünden faydalanarak otomatik saatler, robotlar icat etmiştir. Dolayısıyla sibernetiğin ilk kurucularından sayılır.
Artuklu Türklerinin Diyarbakır’da hüküm sürdüğü yıllarda yaşayan El Cezeri’nin ( Ebu el İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezeri) 1136-1206 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan Ebû’l Beyn’el İlmi ve el-Ameli’en Nafi fi Sınaati’l Hiyel (Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cezeri, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır. Kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri 6 bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında 10 şekil; ikinci bölümde çeşitli kap kacakların yapılışı hakkında 10 şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında 10 şekil; dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında 10 şekil; beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında 5 şekil; 6. bölümde birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer alır. Teorik çalışmalardan çok pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cezeri’nin kullandığı bir başka yöntem de yapacağı cihazların önceden kağıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cezeri, Jacquard’ın otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bazı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezeri, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cezeri’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır. Bugün sibernetiğin ve bilgisayarın ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cezeri, Anadolu’da yaşadı.
Kitab-ül Hiyel 6 bölümden oluşmaktadır:
=== Kitab-ül Hiyel den örnekler (hüseyin özdil)
Otomatik Kuşlar
Filli saat
Otomatik yüzen kayık ve çalgıcılar
Birbirine şerbet ikram eden iki şeyh
Dört çıkışlı iki şamandıralı otomatik sistem
İki bölümlü testi (termos)
Otomatik su akıtma , ikramda bulunma ve kurulama makinası
Su çarkı kepçe mekanizması
Motor-kompresör mekanizması
Su çarkı su dolabı
1- GÖRÜNMEZLİK
Yirminci yüzyılda üç büyük buluş gerçekleştirilmiş ve trajik bir biçimde yitirilmişlerdi. Bunların ilki görünmezlik sırrıdır.
Görünmezliğin sırrı, 1909 yılında, Yedinci Edward'ın kraliyet meclisi tarafından, Osmanlı İmparatorluğuna gevşek bağlarla bağlı küçük bir eyaletin hükümdarı olan Sultan Abdülkerim'in sarayına elçi olarak gönderilen Archibald Praeter tarafından keşfedilmişti.
Amatör ama pek hevesli bir biyolog olan Praeter, mutasyonlara yolaçacak bir serum bulabilmek amacıyla farelere çeşitli sıvılar enjekte etmekteydi. 3019'uncu faresini de aşıladığında, hayvancağız ortadan kayboldu. Yaratık hala oradaydı; onu eliyle hissedebiliyor, ama ne bir kılını ne de bir tırnağını görebiliyordu. Fareyi özenle kafesine yerleştirdi ve iki saate kalmadan hayvan sapasağlam durumda yine görünür hale geldi. Praeter deney yapmayı gittikçe artan dozlarla sürdürdü ve bir fareyi yirmidört saat boyunca görünmez hale getirebileceğini keşfetti. Daha yüksek dozlar hayvanı uyuşturuyor ya da hasta ediyordu. Aynı zamanda, görünmez haldeyken öldürülen bir farenin anında görünür hale geldiğini de öğrendi.
Buluşunun taşıdığı önemi kavrayarak, istifasını telgrafla İngiltere'ye bildirdi, hizmetçilerine yol verdi ve dairesine kapanıp kendi üzerinde deneyler yapmaya girişti. Onu sadece birkaç dakikalığına görünmez hale getiren küçük enjeksiyonlarla başlayıp, toleransı farelerinkiyle denk oluncaya dek dozu yavaş yavaş arttırdı; yirmidört saatten daha uzun bir süre görünmez kalmasını sağlayacak doz onu da hasta ediyordu. Ayrıca, vücudunun heryeri, hatta ağzını kapalı tuttuğu zaman diş dolguları bile gözden kayboldukları halde, çıplaklığın elzem olduğunu da anlamıştı; giysileri onunla birlikte yoklara karışmıyorlardı.
Praeter dürüst ve iyi niyetli bir adamdı, dolayısıyla suç işlemek aklının ucundan bile geçmedi. İngiltere'ye dönmeye ve buluşunu casusluk veya savaşta kullanılmak üzere Majestelerinin hükümetine sunmaya karar verdi.
Ama önce kendine ufak bir kaçamak hakkını tanımak istedi. Sarayına atandığı Sultanın çok sıkı korunan haremini merak etmişti hep. Şöyle yakından niçin bir göz atmasındı ki? Dahası, buluşu hakkında birşeyler -beynini sürekli olarak kurcalayan ama bir türlü tanımlayamadığı bir kuşku- onu huzursuz edip duruyordu. İşin içinde bir bit yeniği vardı ama... Zihninde bu noktadan öteye bir türlü geçemiyordu. Onu son bir deneyin daha beklemekte olduğu kesindi. Çırılçıplak soyundu ve kendini en uzun süre için görünmez hale getirdi. Pürsilah haremağalarının yanından geçip içeri dalmak işten bile olmamıştı. Bütün bir öğleden sonrasını, günlerini kendilerini daha da güzelleştirmekle, banyo yapmakla, vücutlarını kokulu yağ ve parfümlerle ovmakla geçiren elli küsur dünya güzelini seyretmeye ayırdı.
İçlerinden biri, bir Çerkez kızı, özellikle ilgisini çekmişti. Her erkeğin de hemen akıl edeceği gibi, eğer geceyi orada geçirmeyi göze alırsa -öbür gün öğle vaktine dek görünmez kalacağına göre tamamen güvenlikteydi-hangi odada uyuduğunu öğreninceye dek kızı gözden kaybetmez ve ışıklar söndükten sonra yanına sızıverirdi; nasıl olsa kız Sultanın onu ziyaret ederek onurlandırmakta olduğunu sanacaktı.
Kızdan gözünü ayırmadı ve girdiği odayı mimledi. Perdeli kapının önünde, diğer yatak odalarının önlerinde de olduğu üzere, silahlı bir haremağası yerini almıştı. Kızın uyuduğundan emin oluncaya dek bekledi ve sonra, perdenin kımıldadığını farketmemesi için, haremağasının öte yana baktığı bir anı fırsat bilerek içeri sızdı. Koridorun aydınlatması oldukça loştu, içerisi ise zifir karanlıktı. Ama çevresini dikkatle yoklayarak ilerledi ve yatağı bulmakta gecikmedi. Elini özenle uzatarak uyumakta olan kadına dokundu. Aniden bir kadın çığlığı yükseliverdi. (Praeter'in habersiz olduğu nokta şuydu ki, Sultan geceleri hareme hiçbir zaman gelmez, ama eşlerinden bazen bir, bazen ise birkaçını yanına getirtirdi.) Dışarıdaki haremağası anında içeri dalmış ve onu kolundan yakalayıvermişti. Görünmezlik hakkında zihnini meşgul edip duran endişenin ne olduğunu sonunda anlayabilmek kafasından geçen son düşüncesi oldu: Görünmezlik, zifiri karanlıkta tamamen yararsız
2- YARALANMAZLIK
İkinci yitik büyük keşif, yaralanmazlığın sırrıydı. Birleşik Devletler Donanmasında bir radar subayı olan Paul Hickendorf tarafından, 1952 yılında keşfedilmişti. Aygıt elektronikti ve rahatlıkla cepte taşınabilen küçük bir kutudan ibaretti; kutunun üzerinde yeralan bir düğme çevrildiğinde aygıtı taşıyan kişi, Hickendorf'un mükemmel matematiğiyle ölçebildiği kadarıyla, sonsuz dayanıklıktaki bir güç alanıyla çevreleniyordu. Üstelik, ısının her derecesi ve radyasyonun her miktarı da bu güç alanına vız geliyorlardı.
Teğmen Hickendorf, böyle bir alanla çevrelenmiş bir adamın -veya kadının veya çocuğun veya köpeğin- hemen dibinde patlayacak bir hidrojen bombasına bile dayanabileceğine ve en ufak bir yara dahi almayacağına inanmıştı. O vakitler henüz hiç hidrojen bombası patlamamıştı ama teğmen, aygıtını tamamladığı sırada, Pasifik Okyanusu'ndaki Eniwetok adlı atole doğru yolalmakta olan bir kruvazörde görevliydi ve ilk kez bir hidrojen bombası denemesinde yardımcı olmak üzere o bölgede bulundukları fısıltısı mürettebat arasında yayılmıştı.
Teğmen Hickendorf ortadan kaybolmaya karar verdi. Hedef adada saklanarak bomba patlatıldığında orada bulunmak, sonra hiç zarar görmemiş halde ortaya çıkıp keşfinin işe yaradığını, tüm zamanların en güçlü silâhına karşı bile rahatlıkla kullanılabileceğini, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde cümle aleme kanıtlamak niyetindeydi. Gerçi biraz zor olmuştu ama adada saklanmayı başardı ve geri sayım boyunca yavaş yavaş emekleyerek, patladığı esnada H bombasının sadece birkaç metre yakınına dek yaklaşabildi.
Hesapları tastamam doğru çıkmışlardı ve vücudunda en ufak bir yara, ya da bere, ya da çizik, ya da yanık dahi oluşmamıştı.
Ama Teğmen Hickendorf'un atladığı tek olasılık, tek şey gerçekleşti. Yerçekiminden kurtulma hızından çok daha büyük bir süratle dünyanın yüzeyinden savrulmuştu.
Yörüngeye bile değil, ama dosdoğru dışarıya. Kırkdokuz gün sonra, vücudu hala sapasağlam durumda, ama güç alanı ne yazık ki ona birkaç saat yetecek kadar hava taşıyabildiği için çoktan kaskatı ölmüş olarak güneşe düştü ve böylece bu büyük buluşu da, en azından yirminci yüzyılın kalan kısmı boyunca, insanlık açısından yitirilmiş oldu.
3- ÖLÜMSÜZLÜK
Yirminci yüzyılda bulunan ve yitirilen üçüncü büyük buluş ise ölümsüzlük sırrıydı. Ivan Ivanovitch Smetakovsky adlı Moskovalı silik bir kimyager tarafından 1978 yılında bulunmuştu. Smetakovsky, iki nedenden dolayı ödü koptuğu için, bu keşfini nasıl gerçekleştirdiğine ya da denemezden önce bile işe yarayacağını nasıl olupta bilebildiğine dair hiçbir kayıt bırakmamıştı.
Buluşunu dünyaya açıklamaktan çekiniyordu ve eğer kendi hükümetine de bir kez iletirse, sırrının kaçınılmaz olarak Demirperdeden sızacağına ve kaosa neden olacağına emindi. SSCB her durumun üstesinden gelebilirdi, ama daha barbar ve daha az disiplinli ülkelerde ölümsüzlük ilacının kaçınılmaz sonucunun ergeç komünist ülkelere topyekun saldırıya yolaçacak bir nüfus patlaması olacağı su götürmez bir gerçekti. Ve ilacı kendisine de uygulamak istemiyordu, çünkü ölümsüzlüğü arzuladığından pek emin değildi. İşlerin SSCB'de olduğu kadarıyla bile -ki dışarda nasıl olduklarını düşünmek bile gereksizdi- bu hayat sonsuza dek ve hatta süresiz yaşanmaya değer miydi? Bu konuda karar verinceye dek, şimdilik, sırrını ne kendi kullanmak ne de başkalarına vermek şeklinde bir orta yol buldu.
Bu arada, ilacın imal ettiği tek dozunu da sürekli yanında taşıyordu. Küçücük, çözünmez bir kapsüle sığacak kadar az bir miktardı ve ağzında taşıyabiliyordu. Onu kaplama dişlerinden birinin kenarına iliştirmişti ki kaplamayla yanağı arasında güvenlice dursun ve farkında olmaksızın yutmak tehlikesinden korunabilsin. Ama eğer öyle karar verirse, canı istediği zaman parmağını ağzının içine sokup kapsülü tırnağıyla ezer ve ölümsüz oluverirdi.
Birgün zatürree nedeniyle yatağa düşüp bir Moskova hastanesine götürüldüğünde, yanlışlıkla onun uyuduğunu sanan bir doktorla hemşire arasında geçen konuşmaya kulak kabartıp, birkaç saat içinde ölümünün beklendiğini öğrendi ve kararını verdi.Ölümsüzlük beraberinde her ne getirecek olursa olsun, ölüm korkusu ölümsüzlük korkusuna üstün geldi ve böylece, doktorla hemşire odayı terkeder etmez, kapsülü ezerek içindekileri yuttu. Ölümü pek yakın sayıldığına göre, ilacının hayatını kurtarmaya yetecek süreyi bulabileceğini ümit ediyordu. Aslında buldu da, ama ilaç etkisini göstermeye başladığında o çoktan yarıkomaya ve deliriuma girmişti bile.
Üç yıl sonra, 1981'de, hala yarıkoma ve deliriumdaydı ve Rus doktorları sonunda tanısını koymuşlar ve bu vaka üzerinde kafa patlatmayı bırakmıştılar.
Smetakovsky'nin bir çeşit ölümsüzlük ilacı -ayrıştırıp incelemeyi olanaksız buldukları bir tanesini- aldığı aşikârdı ve bu onu ölmekten alıkoyuyordu ve sonsuza dek olmasa bile, süresiz böyle yapacağından kuşku yoktu.
Ama kör talihe bakın ki, ilaç vücudundaki pnömokokları, işin başında zatürreye yolaçan bakterileri de (diplococci pneumoniade) ölümsüzleştirmişti ve bunu sonuna dek sürdürecekti. Böylece doktorlar, gerçekçi insanlar olduklarından ve bitip tükenmek bilmeyen bir yoğun bakım meşakkatini de üstlenmek istemediklerinden, onu gömüverdiler.
Kayıt: 2008-02-25 (21:17)
Mesaj: 156
Mesaj: 156
nihayet bitirdim okumayı
ama sonları hep hüsranla bitmiş bunların

ama sonları hep hüsranla bitmiş bunların

Kayıt: 2008-03-22 (22:30)
Mesaj: 27
Mesaj: 27
ben en cok el cezireye üzülüyorum bugüne kadar kaç tane osmanlı yada genel sölim müslüman alim tanıtıldı bize arkadaslar EL- CEZiRE ilk robotu yapan alimimiz bunu kim biliyordu hickimse ilkler dendimi bilimde hp einstainlar edisonlar gelir bilgi olarak önümüze
göktürkler gök bilimle ugrasmıslardır yasadıkları dönemde cok ileriydiler tamam bitti.öteki ders uygurlar:)

bunların hepsi avrupanın ülkenin üzerinde kurmaya calıstıgı kontrol gücü göktürkler uzaylıymıs bunlar safsata ama uzaylı denilen birsey var hatta baska seylerde var
YA BU ÜLKEDE GENETIK KELIMESINI KIMSE BILMEZDI NERDEN GELDI BU BIZE AVRUPADAN NASIL DERGILERDE GÖRDÜK ILK ÖNCE AVRUPA GEN TEKNOLOJISIYLE BITKILERIN GENLERINI DEGISTIRIYOR HABERI BOMBA GIBI DÜSMSTÜ HATIRLIYORUM YIL 97 SONRA2000 YILINDA MOLEKÜLER GENETIK LAFI MODA OLDU 2000 MILENYUM UZAY CAGINA GIRIYORUZ FALAN FILAN
CÜMLEYE BAKIN MOLEKÜLER GENETIK
BIR KONU ARASTIRIYORDUM BIR YAZAR ABIMIZE KONUYLA ILGILI MAIL ATMISTIM MAIL CEVABI ZATEN BILIM TARIHIDE YALAN DEDI VE BIR DOSYA ATMIS BANA OKU BAK YAZMIS.BIR OKUDUM
MOLEKÜLER GENETIK HZ MUHAMMET PEYGAMBER EFENDIMIZ DÖNEMINDE DAHA DOGRUSU ÖLÜMÜNDEN SONRA HZ HÜSEYININ OGLU HASAN-EL ASKERI TARAFINDAN BULUNMUS....GELISTIRILMIS....MISIRDA ÜNIVERSITE KURMUSSS...
DAHA NE DIIM....
BEN SUNU COK IYI BILIYORUM PROF DR AHMET MARANKI HOCA ACIKLAMISTI BUNU AHMET MARANKI RUSYADA METAFIZIK VE SIBERNETIK YNI UZAY BILIMI ILE UGRASMIS AYNI ZAMANDA BIYOENERJI UZMANI
SU SÖZLERINE COK SASIRDIM YUHH DEDIM ARKADASLAR KURANI KERIMI RUSLAR RUSCAYA CEVIRIP KURANDAKI SIFRELERI CÖZMÜSLER BILE
KURANDAKI iLMi ALMISLAR ISINLANMA HAVADA UCMA BEYIN GÜCÜYLE BIR TAKIM METAFIZIK DURUMLARA GIRMEYI ZAMANI MATEMATIKSEL OLARAK ZAMAN BIRIMINDE KIRILMA YARATARAK ZAMANDA YOLCULUK YAPMAYI BULMAYA CALISIYORLAR..
ADAMLAR INFURUJ KAMERAYLA RUHUN BEDENDEN CIKISINI CEKMISLER BIZIM VUCUDUMUZDA HERKESIN BILDIGI ÜZERE ENERJI VAR BU ENERJININ CIKISI RESMEN GÖRÜNÜYOR...
SU BILDIGIMIZ SUYA MOZART DINLETIYORLAR SUDAKI KRISTALLER BIR SEKIL ALIYOR HEAVYMETAL DINLETILIYOR AYRI GARIP BIR SEKIL ALIYOR
ISTE BURASI TÜYLER KALDIRTIYOR
BISMILLAHIRAHMANIRAHIM DENDIGINDE SU KRISTALLERI ÖYLE BIR SEKIL ALIYORKI MUHTESEM BISEY
ULUSAL MEDYADA YAYINLANMAYAN COK AMA COK SEY VAR INSANLAR POP STARLARLA KEK STARLARLA RESMEN UYUTULUYOR UYUYAN UYUSUN ARKADASLAR
BIZ ÖGRENCIYIZ COK FAZLA TV IZLEMEDIGIMIZI BILIYORUM INANIN KAYBETTIGIMIZ BISEY YOK
BIRBIRIMIZLE SÜREKLI BILGI ALISVERISINDE BULUNALIM UYANIK KALALIM INANIN BIRGÜN BISEYLERI DEGISTIRME SIRASI BIZE GELECEK
göktürkler gök bilimle ugrasmıslardır yasadıkları dönemde cok ileriydiler tamam bitti.öteki ders uygurlar:)


bunların hepsi avrupanın ülkenin üzerinde kurmaya calıstıgı kontrol gücü göktürkler uzaylıymıs bunlar safsata ama uzaylı denilen birsey var hatta baska seylerde var
YA BU ÜLKEDE GENETIK KELIMESINI KIMSE BILMEZDI NERDEN GELDI BU BIZE AVRUPADAN NASIL DERGILERDE GÖRDÜK ILK ÖNCE AVRUPA GEN TEKNOLOJISIYLE BITKILERIN GENLERINI DEGISTIRIYOR HABERI BOMBA GIBI DÜSMSTÜ HATIRLIYORUM YIL 97 SONRA2000 YILINDA MOLEKÜLER GENETIK LAFI MODA OLDU 2000 MILENYUM UZAY CAGINA GIRIYORUZ FALAN FILAN
CÜMLEYE BAKIN MOLEKÜLER GENETIK
BIR KONU ARASTIRIYORDUM BIR YAZAR ABIMIZE KONUYLA ILGILI MAIL ATMISTIM MAIL CEVABI ZATEN BILIM TARIHIDE YALAN DEDI VE BIR DOSYA ATMIS BANA OKU BAK YAZMIS.BIR OKUDUM
MOLEKÜLER GENETIK HZ MUHAMMET PEYGAMBER EFENDIMIZ DÖNEMINDE DAHA DOGRUSU ÖLÜMÜNDEN SONRA HZ HÜSEYININ OGLU HASAN-EL ASKERI TARAFINDAN BULUNMUS....GELISTIRILMIS....MISIRDA ÜNIVERSITE KURMUSSS...
DAHA NE DIIM....
BEN SUNU COK IYI BILIYORUM PROF DR AHMET MARANKI HOCA ACIKLAMISTI BUNU AHMET MARANKI RUSYADA METAFIZIK VE SIBERNETIK YNI UZAY BILIMI ILE UGRASMIS AYNI ZAMANDA BIYOENERJI UZMANI
SU SÖZLERINE COK SASIRDIM YUHH DEDIM ARKADASLAR KURANI KERIMI RUSLAR RUSCAYA CEVIRIP KURANDAKI SIFRELERI CÖZMÜSLER BILE
KURANDAKI iLMi ALMISLAR ISINLANMA HAVADA UCMA BEYIN GÜCÜYLE BIR TAKIM METAFIZIK DURUMLARA GIRMEYI ZAMANI MATEMATIKSEL OLARAK ZAMAN BIRIMINDE KIRILMA YARATARAK ZAMANDA YOLCULUK YAPMAYI BULMAYA CALISIYORLAR..
ADAMLAR INFURUJ KAMERAYLA RUHUN BEDENDEN CIKISINI CEKMISLER BIZIM VUCUDUMUZDA HERKESIN BILDIGI ÜZERE ENERJI VAR BU ENERJININ CIKISI RESMEN GÖRÜNÜYOR...
SU BILDIGIMIZ SUYA MOZART DINLETIYORLAR SUDAKI KRISTALLER BIR SEKIL ALIYOR HEAVYMETAL DINLETILIYOR AYRI GARIP BIR SEKIL ALIYOR
ISTE BURASI TÜYLER KALDIRTIYOR
BISMILLAHIRAHMANIRAHIM DENDIGINDE SU KRISTALLERI ÖYLE BIR SEKIL ALIYORKI MUHTESEM BISEY
ULUSAL MEDYADA YAYINLANMAYAN COK AMA COK SEY VAR INSANLAR POP STARLARLA KEK STARLARLA RESMEN UYUTULUYOR UYUYAN UYUSUN ARKADASLAR
BIZ ÖGRENCIYIZ COK FAZLA TV IZLEMEDIGIMIZI BILIYORUM INANIN KAYBETTIGIMIZ BISEY YOK
BIRBIRIMIZLE SÜREKLI BILGI ALISVERISINDE BULUNALIM UYANIK KALALIM INANIN BIRGÜN BISEYLERI DEGISTIRME SIRASI BIZE GELECEK
Kayıt: 2008-02-25 (21:17)
Mesaj: 156
Mesaj: 156
biz hala başörtüsü kalksınmı kalkmasınmı aman durun kapalı giriyor yakalayın şunu gibi işlerle uğraşalım...
güya müslüman ülkeyiz ama KURAN-I KERİM i bile okuyup anlayıp yorumlayacak adam yetiştiremiyoruz...eller aya biz yaya ...
güya müslüman ülkeyiz ama KURAN-I KERİM i bile okuyup anlayıp yorumlayacak adam yetiştiremiyoruz...eller aya biz yaya ...
Kayıt: 2008-03-22 (22:30)
Mesaj: 27
Mesaj: 27
ISTE SIMDI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü MINNETLE ANMAMAK MÜMKÜNMÜ O GERCEK ISLAMI ORTAYA KOYABILMEK ICIN UGRASMIS AMA SIMDI ISE CUMHURIYETI YIKMAKLA UGRASIYORLAR TATÜRK'Ü BILE BIZE DOGRU DÜRÜST ANLATMAMISLAR BILINMEYEN ATATÜRKÜMÜZ BILINENIN COK ÖTESINDE ARKADSLAR
KURANIN ÜSTÜNDE COK DURMUS BU YÜZDEN IMAM GAZALILERI FARABILERI COK IYI OKUMUS ARASTIRMIS DÖNEMIN EN IYI HAFIZLARINA CEVIRTMISTIR ISLAMDA BILE OYNAMALAR VAR
BAKIN BIR BILGIYI SIZLE PAYLASMAK ISTERIM
TARIKATLARIN HEPSI MASONLARIN TEZGAHI VE IYICE OKUYUN TAAAA
ALEVILIK SÜNNILIK BILE BUNLARIN MARIFETI YAHUDI iSi
ACIKLAMA:ILLUMiNATi ÖRGÜTÜ DÜNYAYI YÖNETEN 10 ADAMIN GRUBUNUN ADIDIR.
DOLARIN ARKA YÜZÜNE BAKIN PRAMITIN ÜSTÜNDE BIR GÖZ VARDIR HERYERDE SIZI GÖZLÜYORUZ ANLAMINA GELIR.
TARİKAT ÜYESİ ABD BAŞKANLARI
ABD’ye gelirsek… 1930′ların Amerika’sında Başkan Roosevelt, illuminati’nin bir kolu olan “Ancient Arabic Order of Nobles and Mystics” adlı tarikata üyeydi (((YANI SOYLU ARAP EMIRLIKLERI SOYLU ARAP AILELERININ TARIKATI BÖYLECE HIC SÜPHE CEKMIYCEKTI MÜSLÜMANLARIN ICINDE ISTEDIGI GIBI AT KOSTURACAKTI YAPTIKLARI ISLERI KIMSE SORGULAMAYACAKTI YAHUDILIGI VE HRISTIYANLIK TOHUMLARI ATACAKLARDI ILERIKI KUSAKLAR ICIN))) ve “Pythias Şövalyesi” unvanını taşıyordu. Bu tarikatın, Hazreti Muhammed’in sahabesine mensup kişiler tarafından kurulduğu ve bünyesinde sadece Müslümanların değil, Hıristiyan ve Yahudilerin de yer aldığı biliniyor. Amblemi ise Bengal kaplanının pençesiyle koruduğu bir hilâl ve bunun içine yerleştirilmiş bir ters piramit… Ve onların yanına konmuş bir Pentagram… Peki ABD’nin şu anki başkanı George W. Bush’un da illuminati’nin bir kolu olan Skulls and Bones’un (Kurukafa ve Kemikler) bir üyesi olduğunu duymuş muydunuz?
Kimilerine göre bütün bu anlattığımız hikayeler, seri halde uydurulmuş komplo teorileri… Kimilerine göre ise dünyayı yöneten güç illuminati… Örgüt isimleri sürekli değişse de değişmeyen şey illuminati’ye asla sıradan insanların katılamayacağı… Bir de nihai amaçları hiç değişmiyor: Dünyaya hükmetmek!
DAN BROWN “MELEKLER VE SEYTANLAFTDA KONU ETTİĞİ GİZLİ ÖRGÜTÜ ANLATIYOR”Gelmiş geçmiş en büyük yeraltı örgütü- Dünyanın en büyük gizli örgütünü kitabınıza konu etmek nereden aklınıza geldi?Bir grup bilim adamıyla italya’da bir geziye katılmıştım. Otobüsle bir tünelden geçerken rehberimiz bu tüneli, zamanında Papa’nın saldırılardan kaçmak amacıyla kullanmak üzere kazdırdığını anlattı. Dönemin dehşet saçan gizli örgütü llluminati’den korunmak için Papa bunun gibi birçok tünel kazdırmış. Daha sonra bu örgütle ilgili araştırmalar yaptım.- Neler öğrendiniz?Din karşıtı olduklarını ve bilim adamları tarafından kurulduğunu… Ve yüzyıllar boyu yeni bir dünya düzeni kurmak için çalıştıklarını… İlluminati, Avrupa’nın heryerin-de cinayetler işlemiş.- Elinize örgüt ile ilgili somut bilgiler geçti mi peki?Hâlâ var olduğuna inananlar var. Küresel politikada büyük bir güç olduğuna da… Kimi zaman Masonlarla bağlantı halindeler, kimi zaman Satanik örgütlerle, kimi zaman ise Mazilerle… Sanki her yerde elleri var. Nihai amaçları Vatikan’ı yok etmek. O kadar çok ve değişik bilgi var ki, hangisi doğru, hangisi değil, ayırt etmek mümkün değil. Bir takım tarihçilere göre bu, bilinçli olarak bizzat İlluminati’nin kafa karıştırma metodu…
************
ARAŞTIRMACI YAZAR AYTUNÇ ALTINDAL ANLATIYOR
LIDERIN adını verirsem SIZIDE BENIDE YASATMAZLAR”
İlluminati hakkında Türkiye’de pek bir eser yok. Eldeki en somut bilgiler ise araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın kaleminden yazılmış “Gül ve Haç Kardeşliği” adlı kitapta toplanmış. Altındal’la buluşup, illuminati’nin özellikle Türkiye’deki icraatlerini konuştuk. Altındal, yıllar boyu Gül ve Haç’ın Türkiye’de örgütlendiğini isimler vererek anlattı. Hatta şu an bile teşkilatın bir lideri olduğunu söyledi ama onca ısrarımıza rağmen isim vermedi. “Eğer isim yazarsanız ne sizi ne de beni yaşatmazlar” diyen Altındal’dan, teşkilatın şu anki liderinin sadece ünlü bir hukukçu olduğunu öğrenebildik.
Altındal, istanbul’daki Gül ve Haç temsilcilerinin yıllar boyu Teşvikiye’yi merkez tuttuklarını ve semtteki birçok binada illuminati’yle direkt bağlantılı olan Gül ve Haç Teşkilatı’nın izleri olduğunu da anlattı. Bu izlerden örnekler istedik. Cadde üzerindeki izmir Apartmanı’nı gösterdi bize. Binanın girişindeki gül işaretlerini ve üstteki iki katın mimarisine dikkat etmemizi istedi. Binanın en üst iki katı gerçekten de bir mabed gibi inşa edilmiş. “Bu bina, Gül ve Haç’ın 1912′ye kadar merkeziydi” diyen ünlü yazar, hemen bu apartmanın karşısında, yine gül kabartmalarıyla dolu liseyi gösterdi: “Eskiden burası Gül ve Haç lideri Kont Bernardini’nin konağıydı…”
İlluminati ile Gül ve Haç teşkilatı yüzyıllardır içice geçmiş. Peki son 100 yıl içinde Türkiye’deki Gül ve Haç şövalyeleri kimler?
Altındal başladı sıralamaya:
1861′de Halim Paşa, 1909 - 15′te Aziz Ahmet Paşa, 1928 - 31 ‘de Yargıtay Başkanı Fuat Hulusi Demirelli, 1945 - 55′te Doktor Mim Kemal Öke, 1955 - 67′de Prof. Hazım Atıf Kuyucak, onun isteğiyle şövalye olan DP milletvekili Ekrem Tok, 1975 - 84′te Prof. Mukbil Gökdoğan, 1984 - 95′te Prof. Sahir Erman, 1966 - 67′de Doktor Enver Necdet Egeran, İçişleri eski Bakanı Şükrü Kaya, Dışişleri eski Bakanı Tevfik Rüştü Araş, Ankara eski Valisi Nevzat Tandoğan, istanbul eski Valisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Meclis Başkanı Kazım Özalp, Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Özbekler Tekkesi Şeyhi Ataullah Efendi, Amiral Mehmet Ali Paşa, yazar Servet Yesari, Başbakan Hasan Saka, Devlet Şûrası eski Başkanı Mustafa Reşit Mimaroğlu…
“Bunların tamamı 33 derece Masondu. Kimi Kadoş Şövalyesi, kimi Tunç-Yılan Şövalyesi, kimiyse Gül ve Haç Şövalyesi unvanını taşıyordu. Ama Türkiye bu kişilerin gerçek kimliklerini hiçbir zaman bilemedi.”
KURANIN ÜSTÜNDE COK DURMUS BU YÜZDEN IMAM GAZALILERI FARABILERI COK IYI OKUMUS ARASTIRMIS DÖNEMIN EN IYI HAFIZLARINA CEVIRTMISTIR ISLAMDA BILE OYNAMALAR VAR
BAKIN BIR BILGIYI SIZLE PAYLASMAK ISTERIM
TARIKATLARIN HEPSI MASONLARIN TEZGAHI VE IYICE OKUYUN TAAAA
ALEVILIK SÜNNILIK BILE BUNLARIN MARIFETI YAHUDI iSi
ACIKLAMA:ILLUMiNATi ÖRGÜTÜ DÜNYAYI YÖNETEN 10 ADAMIN GRUBUNUN ADIDIR.
DOLARIN ARKA YÜZÜNE BAKIN PRAMITIN ÜSTÜNDE BIR GÖZ VARDIR HERYERDE SIZI GÖZLÜYORUZ ANLAMINA GELIR.
TARİKAT ÜYESİ ABD BAŞKANLARI
ABD’ye gelirsek… 1930′ların Amerika’sında Başkan Roosevelt, illuminati’nin bir kolu olan “Ancient Arabic Order of Nobles and Mystics” adlı tarikata üyeydi (((YANI SOYLU ARAP EMIRLIKLERI SOYLU ARAP AILELERININ TARIKATI BÖYLECE HIC SÜPHE CEKMIYCEKTI MÜSLÜMANLARIN ICINDE ISTEDIGI GIBI AT KOSTURACAKTI YAPTIKLARI ISLERI KIMSE SORGULAMAYACAKTI YAHUDILIGI VE HRISTIYANLIK TOHUMLARI ATACAKLARDI ILERIKI KUSAKLAR ICIN))) ve “Pythias Şövalyesi” unvanını taşıyordu. Bu tarikatın, Hazreti Muhammed’in sahabesine mensup kişiler tarafından kurulduğu ve bünyesinde sadece Müslümanların değil, Hıristiyan ve Yahudilerin de yer aldığı biliniyor. Amblemi ise Bengal kaplanının pençesiyle koruduğu bir hilâl ve bunun içine yerleştirilmiş bir ters piramit… Ve onların yanına konmuş bir Pentagram… Peki ABD’nin şu anki başkanı George W. Bush’un da illuminati’nin bir kolu olan Skulls and Bones’un (Kurukafa ve Kemikler) bir üyesi olduğunu duymuş muydunuz?
Kimilerine göre bütün bu anlattığımız hikayeler, seri halde uydurulmuş komplo teorileri… Kimilerine göre ise dünyayı yöneten güç illuminati… Örgüt isimleri sürekli değişse de değişmeyen şey illuminati’ye asla sıradan insanların katılamayacağı… Bir de nihai amaçları hiç değişmiyor: Dünyaya hükmetmek!
DAN BROWN “MELEKLER VE SEYTANLAFTDA KONU ETTİĞİ GİZLİ ÖRGÜTÜ ANLATIYOR”Gelmiş geçmiş en büyük yeraltı örgütü- Dünyanın en büyük gizli örgütünü kitabınıza konu etmek nereden aklınıza geldi?Bir grup bilim adamıyla italya’da bir geziye katılmıştım. Otobüsle bir tünelden geçerken rehberimiz bu tüneli, zamanında Papa’nın saldırılardan kaçmak amacıyla kullanmak üzere kazdırdığını anlattı. Dönemin dehşet saçan gizli örgütü llluminati’den korunmak için Papa bunun gibi birçok tünel kazdırmış. Daha sonra bu örgütle ilgili araştırmalar yaptım.- Neler öğrendiniz?Din karşıtı olduklarını ve bilim adamları tarafından kurulduğunu… Ve yüzyıllar boyu yeni bir dünya düzeni kurmak için çalıştıklarını… İlluminati, Avrupa’nın heryerin-de cinayetler işlemiş.- Elinize örgüt ile ilgili somut bilgiler geçti mi peki?Hâlâ var olduğuna inananlar var. Küresel politikada büyük bir güç olduğuna da… Kimi zaman Masonlarla bağlantı halindeler, kimi zaman Satanik örgütlerle, kimi zaman ise Mazilerle… Sanki her yerde elleri var. Nihai amaçları Vatikan’ı yok etmek. O kadar çok ve değişik bilgi var ki, hangisi doğru, hangisi değil, ayırt etmek mümkün değil. Bir takım tarihçilere göre bu, bilinçli olarak bizzat İlluminati’nin kafa karıştırma metodu…
************
ARAŞTIRMACI YAZAR AYTUNÇ ALTINDAL ANLATIYOR
LIDERIN adını verirsem SIZIDE BENIDE YASATMAZLAR”
İlluminati hakkında Türkiye’de pek bir eser yok. Eldeki en somut bilgiler ise araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın kaleminden yazılmış “Gül ve Haç Kardeşliği” adlı kitapta toplanmış. Altındal’la buluşup, illuminati’nin özellikle Türkiye’deki icraatlerini konuştuk. Altındal, yıllar boyu Gül ve Haç’ın Türkiye’de örgütlendiğini isimler vererek anlattı. Hatta şu an bile teşkilatın bir lideri olduğunu söyledi ama onca ısrarımıza rağmen isim vermedi. “Eğer isim yazarsanız ne sizi ne de beni yaşatmazlar” diyen Altındal’dan, teşkilatın şu anki liderinin sadece ünlü bir hukukçu olduğunu öğrenebildik.
Altındal, istanbul’daki Gül ve Haç temsilcilerinin yıllar boyu Teşvikiye’yi merkez tuttuklarını ve semtteki birçok binada illuminati’yle direkt bağlantılı olan Gül ve Haç Teşkilatı’nın izleri olduğunu da anlattı. Bu izlerden örnekler istedik. Cadde üzerindeki izmir Apartmanı’nı gösterdi bize. Binanın girişindeki gül işaretlerini ve üstteki iki katın mimarisine dikkat etmemizi istedi. Binanın en üst iki katı gerçekten de bir mabed gibi inşa edilmiş. “Bu bina, Gül ve Haç’ın 1912′ye kadar merkeziydi” diyen ünlü yazar, hemen bu apartmanın karşısında, yine gül kabartmalarıyla dolu liseyi gösterdi: “Eskiden burası Gül ve Haç lideri Kont Bernardini’nin konağıydı…”
İlluminati ile Gül ve Haç teşkilatı yüzyıllardır içice geçmiş. Peki son 100 yıl içinde Türkiye’deki Gül ve Haç şövalyeleri kimler?
Altındal başladı sıralamaya:
1861′de Halim Paşa, 1909 - 15′te Aziz Ahmet Paşa, 1928 - 31 ‘de Yargıtay Başkanı Fuat Hulusi Demirelli, 1945 - 55′te Doktor Mim Kemal Öke, 1955 - 67′de Prof. Hazım Atıf Kuyucak, onun isteğiyle şövalye olan DP milletvekili Ekrem Tok, 1975 - 84′te Prof. Mukbil Gökdoğan, 1984 - 95′te Prof. Sahir Erman, 1966 - 67′de Doktor Enver Necdet Egeran, İçişleri eski Bakanı Şükrü Kaya, Dışişleri eski Bakanı Tevfik Rüştü Araş, Ankara eski Valisi Nevzat Tandoğan, istanbul eski Valisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Meclis Başkanı Kazım Özalp, Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Özbekler Tekkesi Şeyhi Ataullah Efendi, Amiral Mehmet Ali Paşa, yazar Servet Yesari, Başbakan Hasan Saka, Devlet Şûrası eski Başkanı Mustafa Reşit Mimaroğlu…
“Bunların tamamı 33 derece Masondu. Kimi Kadoş Şövalyesi, kimi Tunç-Yılan Şövalyesi, kimiyse Gül ve Haç Şövalyesi unvanını taşıyordu. Ama Türkiye bu kişilerin gerçek kimliklerini hiçbir zaman bilemedi.”
Kayıt: 2008-02-25 (21:17)
Mesaj: 156
Mesaj: 156
bn biliyordum bunları, Aytunç Altındal ın yazdıklarını takip etmeye çalışıyorum gerçekten kayda değer araştırmalar yapıyor.. Allah uzun ömürler versinki bizleri aydınlatsın...
başımızdakilerin yalanlarına kanıp durmayalım...
başımızdakilerin yalanlarına kanıp durmayalım...
Kayıt: 2008-02-12 (03:21)
Mesaj: 1.817
Mesaj: 1.817
Uzaylı Zekiye vardı eskiden


1 defa değiştirildi
En Son: 2008-04-14 12:52:46
Kayıt: 2008-02-25 (21:17)
Mesaj: 156
Mesaj: 156





