calilarınkusu
Türkiye, İstanbul
İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-12-26 (14:54)
Mesaj: 156
kara dut un hikayesini okumuşmuydunuz?
Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı. Kızın adı Tispe ,delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yanyana evlerde otururlardı. Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı ask beslerlerdi. Fakat aileleri görüşmelerini istemezler, birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak vardı aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri burda bulusur o aradan birbirlerine seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi. Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe ağaca Piremus dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bi mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı. Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe nin esarpını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tispe yi öldürerek yediğiydi. Tispe siz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü. Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti. Piremus un cansız vucudu yerdeydi ve elinde Tispe nin düsürdüğü eşarpını tutuyordu. İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı. Ama esarpı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an ve mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmisti. Ve onun öldüğünü düşünen Piremus askı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir an bile düşünnmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı. Birden vücudu Piremusun bendeninin üstüne yığıldı. O anda tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzlestirmek istediler ve bu ciftin üstünde duran agacı bunların askına adadılar. Piremusun kanını bu ağacın meyvelerine, Tispenin gözyaslarını ise ağacın yapraklarına verdiler. O günden beri kara dut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini, (Piremusun kan lekesini), dut ağacının yaprakları, (Tispenin gözyasları) temizler.. Bilirmisiniz dut agacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğini göreceksiniz...
Kayıt: 2008-02-28 (00:00)
Mesaj: 220
ya güzel hikaye teşekkür ederim sana kara dut yediğimde mutlaka deneyecem emin olabilirsin.
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 5.661
Ebu Ali İbni Sina,henüz yirmi yaşına gelmeden,zamanın bütün ilimlerini öğrenmişti.İlahiyatla alakalı ilimlerden doğa bilimlerine, matematikten dini ilimlere, zamanın en iyisiydi.
Bir gün, meşhur bir alim ebu Ali İbn Miskeveyh'in dersine katıldı.Büyük bir ukalalıkla bir cevizi İbn Miskeveyh in önüne attı ve:
-Şu cevizin çapını hesapla,dedi.
İbn Miskeveyh,ahlak ilmi konusunda yazmış olduğu bir ahlak kitabını, İbn Sina nın önüne koydu ve:
-Sen önce ahlakını düzelt, sonra ben cevizin çapını sana söylerim.Benim, cevizin çapını hesaplamaktan daha çok senin ajlakını düzeltmeye ihtiyacın var, dedi.
İbn Sina bu söz üzerine çok utandı ve bu cümle,ömrünün her anında onun ahlak rehberi oldu.
Alıntıdır
Kayıt: 2007-09-02 (09:55)
Mesaj: 702
PAPATYA VE KELEBEK
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden
"Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya,
"sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.".
Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş,
"ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve;
"Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş.
"Neden" demiş.
"Yoksa benim yanımda mutsuz musun?".
"Hayır" demiş kelebek.
"Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya
"Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece
"Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden
"Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim."
diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya,
"seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 5.661
beyaspapatya güzel bir hikayeymiş eline sağlık

Kayıt: 2007-09-02 (09:55)
Mesaj: 702
Okuduğumda çok hoşuma gitmişti

,paylaşayım dedim

MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 5.661
bunda nickinle aynı ismi taşıdığı için paylaşmak istediğinin payı varmı

Kayıt: 2007-09-02 (09:55)
Mesaj: 702
ıımm,şeyy,kemm kümmm,

yyani var;ama birazzcık,çok değil ki

1 defa değiştirildi
En Son: 2008-05-17 10:45:15
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 5.661
kem kümleemene gerek yok,öylesine sormuştum

bu arada kimse üstte yazdığım hikayeye bakmamış galiba

deduction
Türkiye, İstanbul
İstanbul Üniversitesi
Kayıt: 2007-09-18 (23:04)
Mesaj: 240
hepsini okudum...hepinizin ellerine sağlık...çok güzeller...