Mesaj Panosu

Sabit --GÜZEL HİKAYELER--
Yeni Konu Aç Cevap Gönder

Sayfa /14Birinci SayfaÖnceki Sayfa … 34567 … Sonraki SayfaSon Sayfa


2008-05-17 (16:08)
MB69
Bay
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 6.139
olsun sen gene de koy,iyi zaman geçer Göz kırpıyor sanat kültürden biraz daha farklı Göz kırpıyor
2008-05-17 (16:22)
beyaspapatya
Bayan
beyaspapatya
Türkiye, Konya
Selçuk Üniversitesi
Kayıt: 2007-09-02 (09:55)
Mesaj: 702
ÇİKOLATA

Şekercinin kocaman vitrini önündeydiler. Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar. Çikolatalara bakıyorlardı. Ortadaki topaç gibi oğlanın sağında ablası, solunda yoğurtçunun kızı. Yoğurtçunun kızı "Abla" kadardı. Abla az önce topaç gibi kardeşini berbere götürmüştü, çeke çeke. Büyük aynaları vardı berberin, telleri mavi boncuklu kafesi vardı, kafesin içinde sarı, sapsarı kuşu.
Babasının arkadaşıydı sonra. Dudağının üstünde ipince, simsiyah bıyığı, karşı evin kızına güler dururdu aynalardan.Kız da gülerdi, gülüşürlerdi.Topaç gibi oğlan da görmüştü saçları sıfır numaraydı kesilirken. Sarı kuşu da görmüştü. Parmak kadar, bıcır bıcır. Berberin makinesi saçını çekmese arada. Canı öyle acıyordu ki. Kalkıp kaçmak, sokaktan dükkanı taşlamak geliyordu. Bunun için sevmezdi traş olmayı. Tepinmesi, ablasını tekmelemesi bundandı. Traştan sonra ablası "Paralarımızı karıştırıp ellilik bir çikolata alalım" demeseydi bilirdi yapacağını.
Şekercinin vitrini önünde silinivermişti berber de, aynaları da, kafeste, sarı kuş ta. Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da, oğlan kardeş te, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde.
Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın. Halaları getirmişti birinde, Sarıyer'den. Halalarının siyah mantosu vardı, kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi arada. Koz helvası, ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgan'dan. K'at k'at. Isırınca tatlı koz helvasının tadında. Babalarının seferden uzamış sakalıyla benzin benzin döndüğü yağmurlu gecelerden birinde babası da getirmişti koz helvası. Arada getirirdi. Çokluk ta uzamış tozlu sakalında küfür: "Eşşek herifler, namussuzlar, deyyuslar!"
Ama çikolata keten helvasından da tatlıydı, koz helvasından da. Yoğurtçunun kızı da biliyor muydu? Bilsin, bilmesin. Başı sıfır numara makineyle traşlı oğlanın cebinde yirmi vardı, ablasının cebinde de otuz. Karıştırdılar mıydı...
- Abla!
Kirli saçlarında kırmızı kurdela:
- Ne var?
Yoğurtçunun kızı da bakıyordu.
- Hiç, dedi.
Bu kız, bu yoğurtçunun pis kızı da. Ne duruyordu yanlarında? Yirmi kuruşu vardı, ablasının da otuz. Karıştırdılar mıydı elli. Ellilik bir tane alabilirlerdi. Ama yoğurtçunun kızı!
Abla da biliyordu çikolatanın keten helvasıyla koz helvasından daha tatlı olduğunu. Alırlar, bölüşürler, yiye yiye giderlerdi ama şu kız, şu pis kız, yoğurtçunun pis kızı. Hem parası yok, hem de ayrılmıyordu yanlarından. "Git" deseler, "Niye?" derdi; "Çikolata alacağız" deseler, "Bana ne?" der. Alsalar, aptal aptal bakar. Verseler, kendilerine bir şey kalmaz, vermeseler... Babaları tozlu sakallarının traşlı sabahlarında çokluk l'fını ettiği gibi "imrendirmek günah"tı. Cehennem vardı. Cehennemde katran kazanları, zebaniler.
- Abla!
- Ne var?
- Bu çikolatalar halamın getirdiğinden mi?
- Hayır.
- Halamın getirdikleri daha tatlı değil mi?
- Tabii.
Yoğurtçunun kızı:
- Bütün çikolatalar birbirine benzer!
İkisi iki yandan:
- Ne biliyorsun?
- Siz ne biliyorsunuz?
Bize halamız getirdi Sarıyer'den.
- Bana da getirdi.
- Senin halan var mı?
- Sizin var mı?
- Var.
- Benim de var.
- Bize her gelişinde getirir!
- Bana da.
- Bize keten helvası da getirir, koz helvası da.
- Bana da.
- Nereden getirir?
- Size nereden getirir?
- Sen söyle bakalım nereden getirdiğini!
- Niye söyleyeyim?
- Biz niye söyleyelim? Bizim babamız kamyon şoförü, dünyayı dolaşır!
- Benim babam da yoğurtçu. Apartmanlara bile yoğurt satar!
Oğlan, ablasına kıpkırmızı döndü:
- Abla be!
- Ne var?
- Halası çikolata getirirse gitsin yesin!
Yoğurtçunun kızı:
- Gitmeyeceğim dedi.
Ablanın kırmızı kurdelası sarardı:
- Niye?
- Siz niye gitmiyorsunuz?
- Bize ne bakıyorsun sen?
- Siz de bana ne bakıyorsunuz?
- Biz akşama kadar bekleriz!
- Ben de beklerim.
- Burası senin mi?
- Sizin mi?
Abla:
- Sus, dedi kardeşine. Biz onun gibi şey değiliz!
- Asıl ben sizin gibi şey değilim.
- Ne?
- Size ne?
Oğlan:
- Erkeksen söyle, dedi.
- Söylerim.
- Söylerim.
- Söyle hadi!
- Sizden mi korkarım?
- Biz senden mi korkarız ya?
Caddenin bozuk parkelerinden mavi bir De Soto pırıl pırıl geçiyordu.
- Abla!
- Ne var?
- Babam bu mavi arabayı bile sürebilir değil mi?
- Sürer tabi.
Yoğurtçunun kızı duydu, anlamadı. Halası fil'n yoktu ama bir halası olsun isterdi. Halası olsaydı, Sarıyer'den çikolata, koz helvası, Emirgan'dan keten helvası getirseydi. Ya da şoför olsaydı babası... Sonra, çikolata, çok tatlı mıydı acaba?
- Abla!
- Ne var?
- Biz istesek çikolata...
- Sus!
- Alabiliriz değil mi?
- Sus dedim ya sana!
- Ama almayız biliyorum. Cehennemde katran kazanları var.
- Sus demedim mi sana ulan?
Yoğurtçunun kızı gülüverdi. Ablasının kurdelesi yine sarardı!
- Niye güldün?
- Sana ne?
- Erkeksen, söyle dedi oğlan.
- Senden mi korkacağım? Nereden gördün cehennemi?
- Sen nereden gördün?
- Ben görmedim ki.
- Biz de görmedik.
- Katran kazanlarını ne biliyorsun?
Abla kardeşine baktı, kardeş ablasına. Abla,
- Babam, dedi. Babam bilmez mi?
- Bilsin. Siz bilmiyorsunuz ya!
- Abla be!
- Ne var?
- İstesek çikolata alabileceğimizi gösterelim mi şuna?
Yoğurtçunun kızı sarı teneke küpeleriyle meydan okudu:
- Gösterin bakalım!
- Gösterelim mi abla.
- Gösterelim mi ablaymış. Paraları varmış ta sanki...
- Yok mu?
- Var mı?
- Baak!
Dudak büktü:
- Benim babam bana daha çok veriyor...
Abla da gösterdi. Yoğurtçunun kızı yine dudak büktü.
- İkinizinkinden de çok veriyor ve harcayacak yer bulamıyorum!
Abla neredeyse ağlayacaktı:
- Bir tane ellilik çikolata al bakalım hadi!
- İstersem alırım ama almam.
- Biz alırız, dedi oğlan.
- Alırsınız evet, alın bakalım.
- Alamaz, mıyız?
- Alsanıza!
Oğlan:
- Enayi, dedi.
"Enayi" kıpkırmızı kesildi.
Enayi sizin gibi olur!
Ablanın yüzüne kurdelesinin kırmızıları uçuştu:
- Beni karıştırma!
- Kardeşin beni ne karıştırdı?
- Hadi hadi, bizim terbiyemiz senin gibilerle çene yarıştırmağa müsait değil!
- Asıl benim terbiyem müsait değil.
- Sus sus...
- Bizim paramız var değil mi abla, niye susalım?
Dükkana geldiler. Yoğurtçunun kızı kaldı. Kirli saçları taraz taraz. İç****, kumarcı babasıyla dört ablasından başka kimsesi yoktu. Ablaları tütün fabrikasının kalın kalın öttüğü sabahlara karışır giderlerdi. Dönüşte elleri boş. Annesi sağken üzüm, incir, beyaz peynir, zeytin paketleriyle dönerdi. Yemek pişirirdi, gece yarılarına kadar çamaşır yıkardı, kızlarını önüne oturtur saçlarını tarar, kurdeleler bağlardı kırpıntılardan. Annesi sağken ablaları çalışmazdı fabrikada. Kaydırak oynarlardı, ip atlarlardı, top. Babası bile bu kadar içmezdi o zaman.
Kırmızı k'atlı, ellilik bir çikolatayla çıktılar dükkandan önce kırmızı k'adı yırtılıp atıldı, sonra gümüş. Daha sonra da bölüşüldü, başlandı yenmeğe.
Çok mu tatlıydı acaba? Gene:
- Onu bana bedava verseler yemem, dedi.
Duydular mı? Duydularsa ne dediler? Yiyişlerini görüp imrendiğini belli etmemek için gözlerini yumdu. Yumulu gözlerinin içinde k'atlarından soyulup iştahla çiğnenen çikolata. Gözlerini açtı, vitrin. Vitrinde al, yeşil, mor, sarı, pembe k'atlarla çikolatalar. Gözlerini yumdu, berbere götürülen ortaklaşa alınan, çikolata bölüşülen kardeş, mavi arabayı bile sürebilen baba. Sariyer'den çikolata, Emirgan'dan keten helvası, koz helvası getiren hala. Gözlerini açtı, yanyana gidiyorlardı. Yumdu gözlerini, açtı, yumdu. En son açtığı sıra karşı sokağın dönemeceni bulduklarını gördü. Yumdu, açtı, yoktular artık. Sokak yutmuştu ikisini de. Tam gidecekti, kaldırım, kaldırımın dibi, kaldırımın dibinde kırmızı yanan yırtık çikolata k'atları, ufacık bir toptu buruşuk gümüş k'at. Çevresine kuşkuyla baktı. Görülüp "Çingene" denmesinden korkuyordu.
Bir simitçi geldi geçti.
Evlere, evlerin pencerelerine baktı. Pencerelerde tül perdeler.
Eğildi, gümüş k'adın buruşuk topunu aldı.
Yeni bir simitçi.
Topmuş gibi, buruşuk kağıdı havaya attı, tuttu, tuttu attı. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti. Sidik kokuyordu bu sokak.
Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı. Çok üzgün, ağlıyor Çok üzgün, ağlıyor Çok üzgün, ağlıyor
2008-05-17 (16:36)
MB69
Bay
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 6.139
gerçekten acıklı bir hikayeymiş,şükretmek lazım !
2008-05-17 (16:42)
beyaspapatya
Bayan
beyaspapatya
Türkiye, Konya
Selçuk Üniversitesi
Kayıt: 2007-09-02 (09:55)
Mesaj: 702
Haklısın Çok üzgün, ağlıyor Bu öyküyü Prof. Doç. umuz sınıfta okuduğunda hepimizin yüzünde şu ifade vardı: Çok üzgün, ağlıyor
2008-05-17 (16:44)
MB69
Bay
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 6.139
yüzünüzde öyle bir ifade olması gayet normal Gözlerini yuvarlıyor Çok üzgün, ağlıyor
MUTLU ADAMIN GÖMLEĞİ 2008-05-17 (22:45)
venomscorpion
Bay
venomscorpion
Türkiye, Amasya
Amasya Üniversitesi
Kayıt: 2008-02-12 (03:21)
Mesaj: 2.240
Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.

Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.

Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.

Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!

Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.

Hükümdar yatağında doğrulamadan, " Söyle kadın " diye güç bela konuştu: " Neymiş senin çaren! "

Kadın bildiği çareyi anlattı: " Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz..."

Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığı gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.

Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.

Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.

Bir adam kendi kendine konuşuyordu:

" Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var... Benden iyisi yok..."

Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.

Hükümdarın adamları " Nihayet bulduk " diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler.
2008-05-17 (22:56)
beyaspapatya
Bayan
beyaspapatya
Türkiye, Konya
Selçuk Üniversitesi
Kayıt: 2007-09-02 (09:55)
Mesaj: 702
ellerine sağlık,gerçekten çok güzel Çok üzgün, ağlıyor
2008-05-17 (23:32)
MB69
Bay
MB69
Türkiye, İstanbul
İstanbul Teknik Üniversitesi
Kayıt: 2007-06-24 (14:42)
Mesaj: 6.139
venomscorpion demiş ki:
Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.

Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.

Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.

Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!

Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.

Hükümdar yatağında doğrulamadan, " Söyle kadın " diye güç bela konuştu: " Neymiş senin çaren! "

Kadın bildiği çareyi anlattı: " Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz..."

Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığı gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.

Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.

Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.

Bir adam kendi kendine konuşuyordu:

" Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var... Benden iyisi yok..."

Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.

Hükümdarın adamları " Nihayet bulduk " diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler.

Hamza abi eline sağlık çok güzel ve düşündürücü bir hikaye Çok mutlu eh çok paran olması mutlu olmana yetmiyormuş demekki Çok mutlu Soğukkanlı
2008-05-18 (00:34)
venomscorpion
Bay
venomscorpion
Türkiye, Amasya
Amasya Üniversitesi
Kayıt: 2008-02-12 (03:21)
Mesaj: 2.240
Beyazpapatya ve Muhammet, sizinde okuyan gözlerinize sağlık.
Her ikinizin yazdıklarını da takip ediyorum.
Güzel şeyler paylaşıyoruz burada.
Umarım paylaşımlarımız devam eder. Gülümsüyor
2008-05-18 (01:33)
deduction
Bayan
deduction
Türkiye, İstanbul
İstanbul Üniversitesi
Kayıt: 2007-09-18 (23:04)
Mesaj: 240
bende topluca okuyorum....ve takip ediyorum...emeğinize sağlık...çok hoş hikayeler...

Sayfa /14Birinci SayfaÖnceki Sayfa … 34567 … Sonraki SayfaSon Sayfa


Ücretsiz Kayıt Ol