Kayıt: 2004-10-13 (19:45)
Mesaj: 2.439
"GuLYarasi" demiş ki:
heee ne oluyoruz!! Bi soru sorduk diye hepiniz beni yediniz be!! elinizden gelse öldürüceksiniz,hangi asirda yasiyoruz hala aydin olamamissiniz!!Sorduguma pisman ettiniz!!

Aydınlıkla Bölücülüğü karıştırmayalım...........
Bu topraklarda bu bayrak dalgalandığı sürece rahat uyu atam...!!!!
İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
***
Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.
***
Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.
***
Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki gâyelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.
***
Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.
***
Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur.
***
Hayatımın bütün devrelerinde olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsî duygularımı milletin kurtuluşu ve mutluluğu adına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasî hayatımın bütün devir ve bölümlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket kuralım, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.
***
Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün hayatımda bu ana kadar güttüğüm gaye, hiçbir vakit kişisel olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve menfaatine olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır.
***
Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım yoktur. Bu, bir insan için kâfi bir sevinç ve haz temin eder. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı maksadı takip etmektedirler. Şahsî ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir surette anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine lüzumu kadar bilgimiz vardır, Mazinin derslerini, bugünün ve geleceğin hayatı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, iftihar sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.
***
(Çevresindekilere söylediği bir söz) :
Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!
***
Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili bulunmuyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da gerektiği gibi yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım.
***
Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!
M.K. ATATÜRK
Kayıt: 2005-03-24 (20:27)
Mesaj: 1.196
Bir çok kişi bu eşi bulunmaz büyük insan hakkında ileri geri konuşmuş. Valla onların safsataları onları bağlar. Herkes bişi der bunu önüne geçilmez.
Allah Mekanını cennet eylesin Ey büyük insan.
Evet arkadaşlar Atamızın ruhuna fatihalarımızı armağan edelim bu gün.
Kayıt: 2004-09-13 (13:45)
Mesaj: 10.111
"datronx[morg_bekcisi demiş ki:
"]http://www.geocities.com/kermitamca/112.jpg
İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
Kayıt: 2005-08-19 (15:54)
Mesaj: 960
sen atatürk olmadın, atatürk doğdun
ama neden bu kadar erken.......
söylemek istemiyorum çünkü hiç kabul etmedim .
SAYGIYLA .......
Kayıt: 2004-09-13 (13:45)
Mesaj: 10.111
^^yukarî^^
Kayıt: 2005-10-08 (20:08)
Mesaj: 147
"datronx[morg_bekcisi demiş ki:
"]^^yukarî^^
I'm very plesaed to live in secularist country thanks to grand leader Mustafa Kemal Atatürk who created Republic of Turkey...

Kayıt: 2004-09-13 (13:45)
Mesaj: 10.111
ulu önder ATATÜRK'ün kurmuş olduğu TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nin resmi dili TÜRKÇEdir....

Kayıt: 2005-03-17 (08:29)
Mesaj: 5.508
mexi den
Kefen sıyrıldı ve...
Özel solüsyonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın yüzü
ortaya çıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları bozulmamıştı.
Sanki uyuyordu...
8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu'nun
ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve
Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı. Patalogdu. Arayan ise, Ankara Valisi Kemal
Aygün'dü...
Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naaşını Anıtkabir'e
taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak
toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene
etmenizi rica ediyoruz."
Prof. Mutlu önce reddetti
Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe
göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti. Ancak Vali
Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar götürürüm, bu tarihi bir görev"
dedi.
Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi'ne gitti. Başbakan
Adnan Menderes oradaydı. Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan
Abdülhalik Renda da...
Mutlu, görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı.
Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu...
Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici kabrinden çıkarılıp
müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca sırayla
öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuştu. Nihayet
tabutun açılma günü gelip de komite üyeleri tamam olunca Prof. Kamile Mutlu
"Başlayın" talimatını verdi. Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta
tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş
olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku
çıkmadı.
Sanduka talaş doluydu
Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu.
Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı
ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu, cesedi muhafaza için kullanılan
solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi yazılıydı. Ata'nın naaşı beyaz
kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı. Sargıları
açmaya başladılar. Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş,
çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü
söylenti geziniyordu. Ve 15 yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.
Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada
bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın
derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı.
Menderes sapsarı olmuştu
Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı: "Yüzünü örten
ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü ile
karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine
düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında uyuyor gibiydi."
Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı.
Onlar da tek tek tabutun içine baktılar.
En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi
içindeki Menderes de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı, ürkek bir
şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan
aktaralım:
"Menderes çok heyecanlandı. Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki,
müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum,
kendinde o kuvveti bulamadı. En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata'yla
karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi."
Tabuta konulacak mektup
Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar
solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz
kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser, orada görevli adli tıp doçenti Dr.
Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı gösterdi ve şöyle
dedi: "Bu kâğıdı, Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi. Kefenin içine
Atatürk'ün göğsü üstüne konmasını istiyor."
Doç. Özen, kâğıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. "Böyle
bir kâğıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi.
Komiser kâğıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı.
Bütün işlemler bittikten sonra salonda bulunanlar naaşın iki yanından
geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler.
Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu.
Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatıldı.
Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu Dolmabahçe'den
Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak Anıtkabir'e
taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...
Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı
Bu yıl Cumhuriyet'in 80. yıldönümü. Atatürk'ün ölümünün ise 65.
yıldönümü. Aynı zamanda Atatürk'ün ebedi istirahatgâhı olan Anıtkabir'e
naklinin de 50. yıldönümü... 50 yıl önce bugün, saat 9'u 5 geçe başlayan bir
törenle Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı, 12 askerin
omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir top arabası
ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı. Radyodan naklen yayımlanan
o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüdür. Ancak o törenden
hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini çekmemiştir. Bilindiği
gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün naaşının korunabilmesi için
"tahnit" denilen bir işlem yapılmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi profesörü
Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa,
şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin
yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata'nın koltuk altlarına
yerleştirilmişti. Bu işlem sayesinde Ata'nın naaşı da - diyelim bugün
Lenin'in mozolesinde olduğu gibi - öldüğü günkü haliyle korunabilirdi. Ancak
İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan, geçici tahnitin bozulması
şarttı.
Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite, törenden bir
gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in huzurunda Atatürk'ün tabutunun
açılmasını kararlaştırdı.
Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı. Bir
başka deyişle Atatürk'ün (mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o
törene katılanlar olacaktı. Atatürk'le ilgili belgesel çalışmaları sırasında
o törene katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk. Bu yazıda yer alan
bilgilerin bir kısmı o tanıklıklara, önemli bir bölümü ise değerli Atatürk
araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün, Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu ile
yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor. Ata'nın yarım asır önceki son
yolculuğu, sanırım bu ayrıntılarla daha da ilginç bir boyut kazanıyor.
Atatürk'ü son görenler anlatıyor:
'Yüzünde iki günlük sakal vardı'
Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesi'nde
asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki o töreni ve tabutun
içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı buldular. İzlenimlerini şöyle
anlattılar:
OSMAN ERSOY: "Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz
çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış
ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi
şekilde fark ediliyordu."
Gözleri aralıktı
HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru
eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret
giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir
ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."
CAN DÜNDAR
Kayıt: 2005-04-04 (18:41)
Mesaj: 2.549
ALLAH RAHMET EYLESİN..RAHMETLE...