Manken İpek Tanrıyar: Acayip çirkin bir kızdım!

Manken İpek Tanrıyar: Acayip çirkin bir kızdım!
Ona birileri “Senden hiçbir şey olmaz” dedi. Azmetti, her şey olmaya karar verdi. Başardı da...
Kimden mi söz ediyoruz; Oyuncu, sunucu, manken, yazar... En içten itiraflarıyla huzurlarınızda İpek Tanrıyar.

Nasıl bir öğrenciydin?
- Çok iyi bir öğrenciydim. Özellikle ortaokul ve lisede takdir ve teşekkür “olmazsa olmaz”larımdı. Ama muzırlıkta da bir o kadar iyiydim:) Felsefe derslerine bayılırdım. Bunun yanı sıra okulu asmaya da:)

Okul çağlarında ilgi çeken bir genç kız mıydın?
- Acayip çirkin bir kızdım. Vücudum, iki sıska kol ve bacak, çiller ve iki kepçe kulaktan oluşmaktaydı. Az dalga geçmediler benimle. Ama hiç umursamadım. Çünkü o yaşlardan beri güzellik kavramına inanmamıştım. Ne tuhaf değil mi, şimdi bu özellik bana para kazandırıyor!

Modellik, çocukluk hayalin miydi? Bu mesleğe nasıl adım attın?
- Hiçbir zaman kafamda böyle bir hayal yoktu. Aklım beş karış havadaydı. Zaten o dönemler beni buna teşvik edecek fiziksel özelliklere de sahip değildim. Büyüyünce ne olacağım konusunda da en ufak bir fikrim yoktu. Sonra bir gün şeytan dürttü ve lise çağlarımda çok severek okuduğum bir derginin yüz güzeli yarışmasına katılmaya karar verdim. Derdim yüz güzeli seçilmek filan değildi. Sadece çok sevdiğim o dergide herhangi bir şekilde kendimi görebilmek istiyordum. Bu bir yazıyla da olabilirdi, şiirle de... Ama o an için en kısa yol olarak; profesyonel olmayan bir stüdyoda makyajsız bir yüz ile çektirdiğim, “çilli fotoğrafı” dergiye yolladım. Ertesi ay dergiyi büyük bir heyecanla aldım ve bir baktım ki, başka kız var yüz güzeli sayfasında! Yıkıldım tabii.

Sonrası nasıl geldi peki?
- Ümidi kesmiştim. Dergiyi okuyucu olarak da terk ettim. Aradan birkaç ay geçti. Bir gün teneffüste sıramda otururken, kızlar ellerinde dergiyle koşa koşa yanıma geldiler. “İpek dergide ne işin var?” diye... Bir de baktım ki, Nisan ayı yüz güzeliyim. Yıl 1997... Ve macera başladı.

Mankenlikten çok modellik ile tanındın. Bu, bilinçli bir tercih miydi?
- Hayır. Mankenlik benim aşk ateşim. Diğerleri de bu aşkı besleyen ve iyi olduğunu göstermek için yapman gereken önemli işler. İş dünyası seni kendince şekillendirip bir yere koyuyor zaten. Sana da işini elinden geldiğince iyi yapmak düşüyor.

Podyuma ilk çıktığın anda neler hissettin?
Oy oyyy...:) Dizlerimin tıngırtısını duyuyordum adeta. Çok keyifliydi ama ben inanılmaz heyecanlıydım. Dışardan izleyenler, diğer mankenlerin arasında en rahat görünenin ben olduğumu söylüyorlardı. “Hiç çaktırmamak” dedikleri bu oluyor sanırım:)

Televizyona geçişin nasıl oldu peki?
- Neş’e Erberk Ajans’ın kataloğuna girmemle birlikte reklam ve televizyondan teklifler gelmeye başladı. Çıtır kızlara her daim ihtiyaç oluyor:) Bir gün Number One TV’ye VJ’lik için görüşmeye gittim ve onaylandım. Canlı yayında şarkı sunumları yapıp, arada da üç- beş cümle kuracaktım. Nitekim beceremeyip, fena hâlde çuvalladım. Üç hafta sonra beni kovdular! Çok ağlamıştım ve hayata dair bir başarısızlıkla ilk kez tanışmıştım. Ama yaşadığım o kötü tecrübe beni hırslandırdı. “Senden hiçbir şey olmaz” cümlesini duydum ya!..

Asıl parlaman, Şahane Pazar adlı program ile oldu değil mi?
Daha Number One’ın moral bozukluğu devam ederken, bir gün ajansım beni Med Yapım ile görüşmeye gönderdi. Bu arada yaşım hâlâ 17 idi. Gittim, kısa pantolonumla Fatih Aksoy’un karşısına çıktım. Şahane Pazar’a hostes arıyorlarmış. Fatih Bey; “Kaç yaşındasın sen bakalım?” dedi. “17 efendim” dedim. “Sen daha çocuksun yahu, biz yanlış çağırmışız seni, kusura bakma. Senin yaşındaki bir insan canlı yayın sorumluluğunu kaldıramaz. Güle güle” dedi. Velhasıl o da “başlayamayan” bir serüvendi. Taa ki 6 ay sonrasına kadar... Daha sonra bir kez daha çağırdılar. Fatih Bey uzun uzun bana baktı ve; “Şimdi kaç yaşında oldun?” dedi. “17.5 efendim” dedim. Kahkaha attı ve “Ya hâlâ çok küçüksün ama gel bir deneyelim” dedi. Deneyiş o deneyiş oldu. Tam altı yılım Şahane Pazar’da geçti. Parladım mı bilmiyorum ama kendimi parlattığıma ve tam anlamıyla televizyona hazırladığıma eminim.

Modellik, sunuculuk ve oyunculuk için bir alt basamak mıydı?
- Eğer bir işi, başka bir şeyin basamağı olarak görürsen o işe saygı duyamazsın ve başarılı da olamazsın. Ben hepsini kucağıma doldurdum ve hepsine de gözüm gibi bakıyorum.

Milano’dan modellik teklifi aldığını biliyoruz. Mesleğini yurtdışında sürdürmeyi hiç düşünmedin mi?
- Düşünmez miyim? Hatta gidip orada bir ay modellik yaptım. Kalmamı istediler ama Türkiye’de yarım bıraktığım işlerim vardı. Ayrıca “Serseri” dizisi devam ediyordu hâlâ. Dönmek zorunda kaldım. Gerçi hâlâ anlaşmam devam ediyor Tomorrow Model Ajansı ile. Belki yine giderim.

Rol aldığın dizilerde sürekli olarak “iyi ruhlu” karakterleri canlandırıyor olman bir tesadüf mü? Ve bu, oyunculuk adına bir handikap değil mi?
- Tamamen tesadüf. Ama bu bence bir handikap değil. Kötüyü de oynarım, fahişe ruhluyu da, dünyalar iyisi bir meleği de... Her rolü oynarım ama bugüne kadar denk gelmedi.

Peki bir oyuncu olarak senin de bazı kuralların var mı? Örneğin “Sensiz Olmuyor” dizisinde şahane romantik bir sahnede minik bir öpüşme sahnesinde izledik seni. Uzun lafın kısası; adı “Türkan Şoray kanunları” olarak anılan kurallar senin için geçerli mi, değil mi? Ya da senin kendi sınırların neler?
- Seyirciyi Can ve Aslı aşkına ikna edip, onları inandırabilmek için bahsettiğin sahne gerekliydi. Senaryoyu okudum ve gerçekliğine çok inandım. Çok da güzel oldu. Tadında ve yerinde olduğu sürece bence bu tür sahnelerin hiçbir sakıncası yok.

Hayalinde nasıl bir role bürünmek var?
- Saçlarımı kökünden kestirip, aylarca maniküre- pediküre gitmeyip, kaşlarımı uzatıp, pislenip bir sokak kızını canlandırmayı istiyorum. Tamamen dibe vurmuş bir hayatı yaşamak ve yaşatmak istiyorum. Çünkü, kendimi zorlamak istiyorum.

Hatırlarsan bir aralar Mehmet Aslantuğ ve Özcan Deniz arasında “iyi bir oyuncu, dublaj yapabilen oyuncudur” polemiği oldu. Sen de kendini seslendiren bir oyuncu olarak Aslantuğ’un bu fikrine katılıyor musun?
- Evet, bir oyuncu kimi canlandırıyorsa sesini de ona göre veriyor. Ama bazen sesin oynadığın role gitmiyor. İşte bu noktada işe profesyonel bir dublajcı dahil oluyor. Bence bu da doğru. Yani baktığınız zaman Mehmet Aslantuğ sesi ile de rolünü dolduruyor. Bu Allah vergisi... Bir yanda ise Özcan Deniz… Asmalı Konak’ta Seymen Ağa’yı oynuyor. Görünüş tamam, esmer yakışıklı ağa yani. Ama bir konuşuyor; ‘vik vik’ diye çıkan bir ses! Bu da Allah vergisi. Sorun var mı? Evet var. Eğer sen bu durumda dublaj yaptırmazsan, oyuncuya ve oyunculuğuna yazık edersin.

Tüm bu çalışmalarının dışında bir de şiir kitabı yayınladın. Bu fikir nasıl gelişti? Kaç yaşından beri yazıyorsun?
- İpek Böceği geçen yıl 14 Şubat’ta buluştu okuyucuyla. Yaklaşık yedi yıldır sürekli yazıyorum. Okul yıllarında birinciliklerim de oldu hatta. Ama bir süre sonra bu birbirinden bağımsız duygu parçacıkları öyle çoğaldı ki, her kitabın, defterin arasından çıkar oldu.
Sonra düşündüm; bunlar ziyan oluyor, yarısı kayboluyor, yarısı atılıyor. Ben bunları bir toparlayayım dedim. Ve çok güzel bir kitap olabileceğini düşündüm. Hem ben öldükten sonra da insanların kütüphanelerinde kalıcı bir şey olur. Hiçbir iddiam yoktu, sadece birçok insanın duygularına tercüman olabileceğine inandığım için güzel bir paylaşım olur diye düşündüm ve çok haklı olduğumu da gördüm.

Aynı dönemde pek çok popüler isim şiir kitabı yayınlamaya kalkınca, ne yazık ki sen de o listenin içinde birtakım eleştirilerin hedefi olmuştun. O haberler sana neler hissettirdi?
- Hiçbiri umurumda değildi inan. Tek umursadığım şey; kitabın tüm geliriyle alınan iki diyaliz makinesi ve o makineden şifa bulan 180 hasta... Buna kim ne diyebilir? Kendini beğenmiş, işi gücü magazin programlarına demeç vermek olan gereksiz bir insan kopyası mı olayım? Benim niyetim bambaşka. Herkes birbirini yiyedursun, ipek böceği kozadan çıktı, kelebek oldu, havalandı bile:)

Bir röportajında “depresyondayken yazıyorum” demişsin. Depresif hâllerini de merak ettik biz şimdi...
- Çok ağlak, bezgin, yorgun, hırpalanmış ve vazgeçmiş bir İpek... Ben onu hiç sevmiyorum aslında. Ama yazdırıyor işte o da.

İpek Tanrıyar’ı en çok ne yaralar?
- En çok haksızlık, iftira ve vicdansızlık yaralar. Bu üçünün de hayatımda küçüklüğümden beri yeri var. Yaşadım, öğrendim, yaşıyorum, öğreniyorum.

İpek Tanrıyar imzalı başka kitaplar da okuyacak mıyız yakın gelecekte?
- Tabii ki. Birinci kitapla yaşadığım güzellikler beni heveslendirdi ve şu anda ikinci kitabımı yazıyorum. O bu kez yazdıklarım, bir roman olarak şekilleniyor. Adı bile şimdiden belli; “Herşey Olmak.”

Peki İpek Tanrıyar kimleri ve neleri okur?
- Şiire aşkım son sürat devam etmekte. Psikanaliz üzerine yazılan kitaplara da bayılıyorum. Gençliğimde İpek Ongun’un kitaplarını çok okudum:)

Okumak demişken, nasıl bir öğrenci olduğunu da merak ediyoruz.
Ne zaman hırs yaptıysam o zaman başarılı oldum. Ama açıkçası dersleri hırs yapacak kadar kaile almıyordum. Hayata dair hırslar beni daha çok cezbetti.

Mesela en nefret ettiğin, en sevdiğin ve hatta en çok başarılı olduğun ders neydi?
- Sanat tarihinden nefret ederdim, matematiği severdim ama geometri bitirirdi beni, yaşamdan soğurdum resmen. Felsefe ve psikolojiye tapardım. Daima 100 tam puan alırdım. Edebiyatta da takdire şayan bir öğrenciydim. ÖSS sınavında Türkçe sorularının tamamını doğru yapmıştım.

Bize biraz da iç dünyanı açmanı istiyoruz. İlk kez kaç yaşında aşık oldun?
- İlkokuldaydım, çocuk da bizim sınıftaydı. Ama bu aşk sabun gibi kokardı ve rengi pembeydi. Hayat karartan ve ruhsal tahribat yaratan ilk aşkı ise 20 yaşımdayken yaşadım. İnsan olgunlaştıkça her şeyi daha yoğun yaşıyor ve sonuçları da ona göre oluyor tabii.

Aşklar ve evlilikler günümüzde çok çabuk tükenir oldu. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?
- Çünkü artık kimse zora katlanmıyor. Evlilik zor ama asıl güzel olan onu sonsuzluğa eriştirmek. Hayatına, seçtiğin insana baston hediye etmek... Yoksa şu an siz bu röportajı okurken, ben sokaktan geçen biriyle evli olurdum:) Ne var, alt tarafı bir imza! Sonra da hoş geldin ayrılık... Ama hayır, doğru tez şu olmalı; “Yürümezse nasıl toparlarım, bu olgunluğa sahip miyim, karşımdakini tanıdığıma emin miyim?...” Eğer ki bu soruları gönül rahatlığıyla ve kendinden emin olarak cevaplıyorsan, mutluluk burnunun dibindedir.

Şu anda hayatında biri var mı? Evlilik senin için ne ifade ediyor?
- Evet, şu anda hayatımda biri var. Seni de düğüne bekliyorum.

Hayatındaki ilk 3 şeyi öncelik sırasına göre söyler misin?
- İşim, aşkım, ailem.

Önümüzdeki sezon için projelerin neler?
- Şu anda Sensiz Olmuyor’un çekimlerini bitirdik. Yeni sezon için görüşmeler başladı. Hadi bakalım, hayırlısı.

Hayat felsefeni ve seni tek bir cümleyle özetleyebilir misin?
- Ya hep ya hiç!

Son olarak senin bizlere iletmek istediğin bir şey var mı?
- Uzun zamandır en keyif aldığım söyleşiydi. Üç saattir konuşuyoruz ve hiç sıkılmadım. Çok keyifliydi. Teşekkür ederim. Bu arada Can Tanrıyar’la hiçbir akrabalığım yoktur:) Merak edenler için söyleyeyim; Galatasaraylıyım.

Aşağıdaki kelimeler size neyi çağrıştırıyor?

Aşk: Tunç Nazikoğlu
Bilgisayar: Gerekli
Cep telefonu: Hayatım
Doğa: Evim
Eşitlik: Bu ülkede olmayan bir kavram
Fal: Bayılırım
Güzellik: Aynaya bakmak için iyi bir sebep
Hediye: En son sevgilime aldım.
İzmir: Reci’s Cafe
Kitap: “İpek Böceği” tabii ki.
Lisan: Yarım kalmış İtalyanca sevdam
Matematik: İki kere iki her zaman dört etmeyebilir!
Nötr: Adı üstünde
Okul: Lise yılları
Para: Önemli ama olmadığında idare etmek daha önemli
Sevgi: Yaşamanın ismi
Şahane: Pazar yahu:)
Tanrıyar: İnançlı birinin sahip olabileceği en güzel soyadı.
Ufuk: Hiçbir zaman göründüğü kadar yakın değildir.
Ümit: Yaşam döngüyse, merkezindeki çark
Viraj: Her zaman açıktan alacaksın, yoksa devrilirsin.
Yolculuk: Uzun yol, arabam ve ben
Zaman: Yalan


Bu röportaj, TurkStudent.net ve Our Future dergisinin işbirliğiyle yayınlanmaktadır. Katkılarından dolayı Our Future dergisine teşekkür ederiz.

Aradığın bilgileri bulamadın mı? Sorularını Mesaj Panosuna yaz!
Yardımsever Turkstudent topluluğundan kısa sürede cevap alacaksın ;-)
» Mesaj Panosuna geçmek için tıkla!
Ücretsiz Kayıt Ol